cemal süreya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
cemal süreya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Salı, Ocak 12, 2016

Happy Birthday David Bowie



The Man Who Sold the World'ü yazdığında çoktan ölmüştü Bowie. İki gecedir, Lazarus’un lirikleri ekranımda açık, ara ara bakıyorum, videoklibi döndürüyorum: ölüp ölüp diriliyor Bowie.

Süreya’nın, son kitabında -bütün som şairler gibi- öte dünyadan seslendiğini, I thought you died alone, a long long time ago, kendisine yukarıdan baktığını, Look up here, I'm in heaven, yazılara eklemediğime hayıflanır oluyorum gene, yaz diyorum: bak bunu bu gece yaz…

Sabah oluyor. David Bowie’nin ölüm haberi düşüyor ekrana.

Sarsıcı: Bir sanatçının ölümüne tanık olmuyoruz; bir ölüm performansının katılımcıları, oyuncularıyız bu kez. Az şey mi: Gerçeği de gerçeğini de kucağımıza bırakarak gitti Bowie. 




Cuma, Ekim 16, 2015

Yeniden Serpin ya da A’mak-ı Hayal


Özgür Uçkan'ın anısına

Geçen yıl Eylül ayıydı, Enis Batur’un Bilgi Üniversitesi’nde bir atölye yürüteceğini öğrendim. ‘İmgeyi Kazmak, Yazmak’ başlığı beni can evimden vurdu vurmasına ama, ben –sanırım herkes gibi- Enis Batur’la tanışabileceğime sevindim, daha çok. Kaydımı yaptırdım, şimdi nedendi çıkaramıyorum, ilk hafta derslerine katılamadım. İkinci hafta gittim, dersler bitti, Enis Batur salonu terketti, ben de arkalarından çıktım. Merdivenlerden inerken, aklıma Enis Batur’un Cemal Süreya’nın Güz Bitigi kitabının yayımcısı olduğu düştü. (Enis bey derste, sanat tarihinde ‘giyotin’ imgesi üzerinde gezinirken, Süreya’nın Göçebe şiirine de uğramıştı —ders aralarında sormak aklıma gelmedi.) Kendimi durduramazdım, kendilerine sordum: “Enis bey, siz Güz Bitigi'nin yayımcısısınız, bildiğiniz gibi kitap Serpin ile Nuri için yazılmış. O iki genç, sahiden, var mıydılar?” Enis bey tereddütsüz “Vardılar tabiî.” tok yanıtını verince olanları da tam hatırlayamıyorum... Bir ezginlik, bir yılgı, tarifi güç bir utanç duygusu... Bu blogda, hepitopu beş on metin kaleme almış, göndermiş, hiç değilse yeni bir şeyler söylemeye çalıştığını, hiç değilse sadece dürüst davrandığını sanarak avunan bir blogger müsveddesinin, dahası, son iki yazısını namus borcu sayarak yazmış, işin aslını bir bilenden öğrenesiye Serpin ile Nuri’nin kendisine göründükleri sanrısıyla yaşamış bir acayip adamın, ne türden bir bozguna uğradığı, bilmem oradan duyulur mu?

Süreya’nın Serpin ile Nuri’den söz ettiğini, o iki gencin son yıllarında "Cemal’e" maddî-manevî destek olduklarını bildiğini, ama onları hiç görmediğini söyledi Enis bey yürürken. Ben de, can havliyle, çok bozulduğumu, Serpin ile Nuri’nin kurmaca karakterler olduklarını sandığımı, durmayıp bunu ileri sürdüğüm bir deneme yazdığımı, eğer görmek isterlerse yazıyı kendilerine ulaştırabileceğimi söyledim. Sağ olsunlar, teklifimi severek kabul ettiler. Eve varır varmaz bilgisayarı açtım, yazıyı yolladım…

Ertesi hafta, bunu iyi anımsıyorum, bahçedeki yavru kedilerden biri hastalanmıştı, onu bırakamayınca, derslere gene katılamadım. Son hafta, ders öncesi bir sigara içmek için balkona çıktım. Enis Batur mail’ıma doğal olarak bir yanıt vermemişti, bense doğal olarak Enis Batur’un yazıyı okuyup okumadığını, okuduysa ne düşündüğünü ölesiye merak ediyordum. Balkona çıktığımda Enis bey sigarasını içiyordu, göz göze geldik, kendisini başımla selamlıyordum ki o an hiç beklenmedik bir biçimde “Çok iyi yazı!” diyerek bana yöneldi ve beni oracıkta ikinci kez sersemletti. Böyle bir ânı 3-5 yıl önce yaşamış olsaydım yerden kesilir miydim, kesinkes kesilirdim. Yazmak için içimde korumaya çabaladığım kısık ateş iyisinden harlanır mıydı, harlanırdı. Gelgelelim, hem uzuncadır yazmıyordum, hem de o yazı ister Bilge Karasu’nun gözünde iyi olsun ne fayda: yazının bel bağladığı iddia uçtan uca bir yanılsamadan ibaretti, olacak iş değildi. Abarttığımı düşünen düşünür, benim için geri dönüşü olmayan bir yanlıştı bu. ‘Yazar’, yazdıklarını gün gelir, bozar. Ancak burada ‘iyi yazı’ ölçütlerinin dışına taşan bir durum var, sanıyorum: İnancı/güveni sarsan boyutunu görmezden gelebilirim, yanılmış olmak değil mesele: aynanın kırılması var.

Enis beye kibarca teşekkür ettim, korkarak sordum: “Ama, gerçektiler, değil mi?” – “Olsun. Belki alta küçük bir not ekleyebilirsin… Hem, Gerçek nedir ki?”

Enis beyin sorusu şüphesiz yerindeydi. Neticede mevcut gerçekler ile fayda-zarar ilişkisini keseli uzun zaman oluyor. Her okur, kendi gerçeğini de okur, biliyorum. Her metin kendi gerçeğini getirir, güzel. O küçük notu yazının sonuna eklemek için defalarca oturdum makinenin başına, ekleyemedim: “Ey okur! Sen bana bakma, ben atıp tutarım işte böyle. Yaşamımın en karanlık döneminden söz ettim sana, belki anlamışsındır. Enis Batur’dan öğrendim: Serpin ile Nuri gerçekten yaşamış, kanlı canlı iki genç kişi imiş meğer. Yanılmışım.”

Aylarca bekledim. Hiçbir şey yapmadan, öylece bekledim. Bozguna uğramıştım ama bir dalım vardı tutunacak: Enis Batur da Serpin ile Nuri’yi hiç görmemişti, tıpkı benim gibi. Yanılıyor olabilir miydi ki? Daha doğrusu, bu soy şakalar yapmayı seven Cemal Süreya, çevresindeki herkesi olduğu gibi, Enis Batur’u da inandırmış olabilir miydi? Evet, düşük bir ihtimal de olsa, ufak çaplı bir soruşturmaya girişmenin en doğru yol olacağına karar verdim bir gün: Serpin ile Nuri’yi gören/tanıyan birilerini bulmalıydım:

Önce Cemal Süreya’nın ikinci eşi Zuhal Tekkanat’a ulaştım. Zuhal hanım, Cemal Süreya’nın Serpin ile Nuri’den birkaç kez söz ettiğini, onları bizzat hiç görmediğini, tam emin olamamakla birlikte Serpin ya da Nuri’nin geçtiğimiz yıl vefat eden Vecihi Timuroğlu’nun gelini/damadı olduğunu söyleyerek, Vecihi beyin eşi Aysel hanımın telefonunu verdi. Aysel hanım, Zuhal hanımın yanıldığını, Serpin ya da Nuri’yi tanımadıklarını, ancak belki Cemal Süreya’nın yakın dostu Muzaffer Erdost ya da Ahmet Say’ın bunu bilebileceklerini söyledi. Mamafih, onlar da Serpin ile Nuri’yi hiç duymamışlardı…

İlk yazıda Serpin ile Nuri’nin olmadıklarından öylesine emindim ki, yalnızca bir bölüğünü alıntılamakla yetindiydim, Günler’deki ilgili bölümlerin: Merak eden bakacaktır diye düşündüm: Örneğin, 876. Gün, bir kitap getirir Nuri: 'Bazı yerlerin altını çizmiş. Şöyle bir cümleyi tartıştık: "Beni henüz oluşmakta olan karakterler daha çok ilgilendiriyor." ...'

878. Gün, Serpin bu kez Odesa'dadır, oradan yazdığı mektupta sormaktadır: 'Balzac, Bayan Hanska'ya tür ayrıntılar neden unutulmuyordu? Yazarı da, roman kişisi gibi algıladığımızdan mı?' 

Balzac'ın, Oktay Rıfat çevirisiyle yayımlanan Modeste Mignon romanı, genç bir kadının (Bayan Hanska) bir yazın adamına yazdığı mektuplarla aşka dönüşen 'otobiyografik' bir serüveni anlatır. Anımsatmakla yetiniyor, Siz, Saatleri’den okuyorum: 'Sen Serpin, sen Nuri, orda burda nasıl dolaştırdınız. Benziyordunuz. Aynı kişi miydiniz?'

Yineliyorum: ‘Serpin ile Nuri’ Cemal Süreya’nın ta kendisidir. Önce o’dur, sonra 'herkes'. Şairin kendi şiirini özetler deyişiyle “Güneşten yırtılmış caz, kavaldan dökülen gökyüzü”dürler. Erkek-Kadın, Ölüm-Dirim, Doğu-Batı, Eski-Yeni, Hayal-Gerçek, Rüya-Gerçek ikilikleri, Serpin-Nuri ile içiçe geçer, gövde kazanır. Tıpkı, Behçet Necatigil çevirisiyle yayımlanan, Sadık Hidâyet’in dev romanı Kör Baykuş’ta olduğu gibi: ‘Nuri’nin Amerika’dan yolladığı Kör Baykuş’u okurken bir elimde de Şehbenderzade Filibeli Ahmet Hilmi’nin A’mak-ı Hayal’i bulunsun istiyorum nedense. Sanki ikisini birlikte okursam daha iyi olacak.’ (641. Gün)

Kazıyı sürdürebilirim, sürdürmeyeceğim. İkincil bir şey var ki, sormak isterim: Günler’de, özellikle Güz Bitigi yayımlandığı sıra, sık sık adı geçen, Süreya’nın övgü dolu sözlerle andığı ‘kale gibi’ bir edebiyat adamı, kendinden niçin ve nasıl bunca emin olabildi? Görmediği birinin yaşadığını elbet bilebilir kişi. Nedir, burada uyandıramadığım kuşku, bana tuhaf görünüyor, diyebilirim.

Aslında, bunları yazmadan, Cemal Süreya’nın o derinlikli biyografisinin yazarları Feyza Perinçek ve Nursel Duruel’den, 'Bayan Nihâyet' Birsen Sağnak'tan, belki Özdemir İnce’den, hatta Ülkü Tamer’den, ola ki Selim İleri’den sorulabilir(di) bir de Serpin ile Nuri: gerek duymadım — Universal Studios, Paramount Pictures gibi köklü kimi yapım şirketlerini arayıp, seksenli yıllarda kısa bir süre Antiller'de bulunmuş Serpin adlı bir senaryocu bayanın Jamaica senaryosunu satın alıp almadıklarını sormak, aklımdan geçmedi doğrusu...

Güz Bitigi, uçuşa elverişli kitap, diyorum.

Şakası yok.




Cumartesi, Şubat 22, 2014

Mitos



Son yazımın son cümlesinde kullandığım sözcük beni epey huzursuz etmişti. Ne ile değiştirmeli, aylarca kafa yordum buna. Bulamayınca, madem yazmış bulundum, hiç değilse üstünü çizeyim dedim. Serpin gitti ve bir daha dönmedi.

Adını Cemal Süreya’nın yalnızlığından aldı Serpin. Ona gözüm gibi baktım. Gözlerim dolardı onu öperken. Gün gelip de buralardan ayrılmaya karar verdiğinde, benim de 50’li yaşlarımda olacağımı hayal eder, o gün onunla beraber çekip gitmenin güzel olacağını düşünürdüm. Severdim de bu düşünceyi. Esenlik verirdi bana, güçlü hissederdim. Serpin bana esenlik verirdi.

Çok da iyi bilmediğim Kadıköy’ün sokaklarında onu haftalarca aradım. Bomboş sokakların gri birer çizgi halinde önümde uzadığı, evleri ve her şeyi siyahî siluetlere dönüştüren günler. Üçüncü gece yan sokakta karşıma çıkıveren, adını seslenince koşarak gelip bacaklarıma sürünen güzel kedi. Seni nasıl unuturum? O sendin Serpin, gördüm seni.

Duvarlarda ilanlar: Kayıp kedi Serpin. Bu duvarlara bu ilanları kim asmış? İşte bana bakıyor: En sevdiği kırmızı kanepesine tüm yumuşaklığıyla uzanmış, bu evdeki tek güzellik benim diyen o meşhur pozunu vermiş, hep bana bakıyor. Telefonlar: “Evet evet, çok benziyor Serpin’e. Cemal Süreya Sokak’tayım şu anda...”

Yine geldiniz mi yan yana Cemal Ağbi? Onu ne çok özlüyorum... Tanığımızsın Cemal Ağbi. Bir zamanlar oturduğun evin penceresinden her gece. Sarraf Ali Sokak'ın köşesindeki kahvenin camında resmin, her gece. Hiçbir şeyim yoktu akıp giden sokaktan başka, sen de gördün Cemal Ağbi.

Serpin bir gün dönecek. Ben iyiyim. Artık ölüm gelmiyor aklıma Cemal Ağbi.




Pazartesi, Ekim 21, 2013

Serpin


Hulki Aktunç, iyi bir kedi adında mutlaka S olmalıdır diyordu bir yazısında. Kedilerin S ile akraba seslere duyarlı olduklarını vurguluyordu ya, ben o yazıyı kediyi bulduktan sonra okudum.

‘Serpin’ adı ilk kez bir başka şairin, Cemal Süreya’nın güncelerinde çıkmıştı karşıma. Bir de sevgilisi vardı Serpin’in, Nuri.

Kim ola ki bu Serpin, ve Nuri? Onca değerli şairin yazarın arasında, iki gencin zaman zaman ve üstelik sadece adlarıyla anılıyor olmalarına tutuldum. Kıskandım onları. En çok da Serpin’i. Nasıl kıskanmam, Cemal Süreya’ya mektuplar yazıyordu Serpin, hem de güncelerine girecek kadar güzel mektuplar. Süreya da ona karşı daha bir sevecen görünüyordu. İkisine de öyleydi gerçi ama, Serpin’de Cemal Süreya’nın Kadın’a bakışı da açığa çıkıyor, özetleniyordu sanki.

Kim ola ki bu Serpin, ve Nuri?

Günler'den bir gün, 396. Gün, ilkin Nuri çıktı ortaya: 'Kokteylden sonra Nuri ile Taksim’e kadar yürüdük.'

Kim olacak, bir dostudur elbet… 508. Gün, gene Nuri; önce Galata Kulesi’nin yanındaki kahvede otururlar, oradan beraber Kasımpaşa’ya yürürler, yürürken Nuri, Aydın Emeç’in ölümünden, Ferit Edgü’den, Füruzan’dan, maliye müfettişlerinden konuşur; Haliç’e iner ve ayrılırlar: 'O, o tarafa gitti. Ben de Taksim’e.'

Kısa zaman sonra, 517. Gün, Cemal Süreya bu defa amcası Büyük Memo’nun cenazesi için Kasımpaşa’dadır. Kasımpaşa, derin kederin örtüsü altında, yıkık bir kent görüntüsündedir şimdi. Birden: 'Nuri aklıma geldi. Aramayacağım. Hem, Nuri, zaten…'

15 Mayıs 1986. 521. Gün. Tevfik Akdağ’dan Haldun Taner’in ölüm haberini öğrenir Cemal Süreya; yeniden yan yana gelir, Ölüm ve Nuri: 'Bir haftada üç ölümüz oldu. Dahası da var, muhakkak da, biz bilmiyoruzdur. Nuri ile Teşvikiye’de, bir yerde oturduk.'

Günler yürür, ikili üçlü buluştukları olur. Kimi bir kahvede otururlar, kimi kitaplardan konuşurlar, derken bir gün Amerika’dan Serpin’in mektubu çıkagelir, Serpin orada senaryo yazmaktadır, Nuri yurda döner…

Gençler ki yetişmekte diyorum içimden Cemal Süreya’nın Flaubert çevirisinden esinle. Merakım büyüyor işte: Öyleyse nerede Serpin ile Nuri, bugün? Neyse ki 774. Gün, ağır ağır, bir tuhaflık sezilir gibi olduydu: 'Serpin’i düşünüyorum. Antiller’den mektup atmış. Jamaica senaryosunu kabul etmişler. Nuri’ye benimle mesaj gönderiyor, hayret! Özlemişim Serpin’i.'

Buna dayanarak biraz soluklanıyorum fakat, emin olamıyorum, Güz Bitigi’nden dizeler karışmakta oysa güncelere:

Kuşlar toplanmışlar göçüyorlar
Keşke yalnız bunun için sevseydim seni. (604. Gün)

Günler’de yer bulan iki mektubun arasına (830. Gün) iki cümle girince, pürtelaş kalkıyorum yerimden: 'Serpin Brezilya’da. Nuri’ye göre o şimdi Güney Yarımküre’de.' — Sevda Sözleri’ni (YKY) çekip çıkarıyorum:

Uzaklardaydın, oracıkta, öbür kıtada,
Keşke yalnız bunun için sevseydim seni.

Çıkarıyorum da ne oluyor? Dizeleri buluyorum, o 20 şiiri iştahla okuyorum, güncelerdeki düşünceleri, imgeleri, yaşam kesitlerini seçebiliyorum hepsinde: hepsi bu kadar. Olağan buluyorum bunları; şiirlerle günler arasındaki aynalara bakmaktan mesutum, 'şairin hayatı şiire dâhil', görüyorum, gelgelelim sorunun ağırlığından kurtulamıyorum bir türlü. Tanrım, gerçekten…

784. gün

Serpin mektubunda ne anlatmak istiyor?

“Bir çay içimi yolculuk, ortak yaşanmış hayat yanılsamasını gerçeğe dönüştürüyor. Uzaklara yolculuk özlemi pekişiyor. Realite yüz değiştirerek geriliyor.

“En barışçı adaya ulaşmışken çeperlerde pusuya yatan o sinsi tehdit ne peki? Yaşama korkusunun serpintileri mi? Son yılları püskürük sivriltilerle, adalarla, meteor çukurlarıyla bezeyen özel azman kümesinin eşiğinde kristal yoğunluğundaydı bu korku.”  
Ağustos 1987

Yüzde 90 eminim şimdi. Bana öyle geliyor ki, Cemal Süreya birçok şeyi bir arada deniyor burada. Kendisini bir kadının yerine koyarak, kendisine mektup yazıyor bir defa. Amatör bir kalemi canlandırıyor. Öyle ki, 'ustanın gözüne girme telaşı'nı hicveden bir havası var metnin. Kitsch ile Sanat arasına incecik bir çizgi çekiyor, orada müthiş bir denge kuruyor. Hiciv dedim ama, Serpin’e toz kondurtmuyor.

812. Gün geliyor, Cemal Süreya Güz Bitigi kitabını meğer Serpin ile Nuri için yazmış, öğreniyoruz. Yüzde 99, şimdi. Kesinlemek olanaksız, hâlâ.

868. Gün

“…Ayağımın dibine gümüş tellerle işli al bir gelin gömleği serilmiş. Bir zamanlar onu giymiş olanın yüzü yok ortalıkta. Yine de bedeninin kabartıları, sıcaklık dalga dalga yayılıyor. İçi boş kollarının üstüne birer mercan küpe yerleştirilmiş. Beline de örme bir altın kemer...”

Bir kısmını alıntıladığım "mektup" için üç olasılık söz konusu, bana kalırsa: Serpin’in mektubu sürüyor olabilir. Serpin’in yeni bir mektubu, olabilir. Ya da ola ki Nuri’dir bu kez, rüyasını anlatan.

Ne farkeder, bir kuşkum yok artık: Ne Serpin diye birisi var aslında, ne de Nuri. Diyorum, Cemal Süreya tüm 'kuzular için' yazmış son kitabını. Siz, Saatleri’de, şunları söylüyor Serpin ile Nuri'ye: 'Saatlerle yaşadınız. Düşlerinizde doğulu bir ressamın elinden çıkmış ağırlıksız yapraklar.'

Bir Mineli

Bir mineli altın saat,
Bir altın köstek ve madalyon
Bir roza maşallah
On iki miskal inci.

Madalyonunu ve boncuğunu
İttim içeri,
Gözlerimizin dibi karıştı
Dağyollarının uzak dumanı gibi.

Ve konsolun üstünde noksan bir gümüş kutu
Keşke yalnız bunun için sevseydim seni.

Bir sigara yakıyorum, boynunu ve yollarını düşlüyorum.

---

Aylar sonra bir gece, gecenin kara bir hayvan gibi sırtıma çöktüğü o gece, tıknefes, Güz Bitigi’ne sığındım. Kimsenin görmediği, görmenin de asla mümkün olmayacağı koyu belâ, günler günler saatler, nasıl, ne yapmalı..

Başımın üzerinden “Tanığınızım.” diye seslenen ak ışık.

Sen, Serpin!
Sen Serpin!..
bahçemize şeytanı sokma sakın.





Pazar, Eylül 22, 2013

Hiç yazılmamışlar: Orgazm, Şiir ve Ölüm

(Dünyanın Başladığı Yer, Gustave Courbet)

“Seviştikten sonra şiir yazarım” başlıklı bir Ayşe Arman röportajı. Genç bir dizi oyuncusuyla, Gonca Vuslateri ile yapılmış röportaj. Konuşulanlara bakılırsa tipik bir Cihangir figürü orada duran. Her şeyden biraz ile hepsinden çok iyi arasına kurulmuş düzlemde yükselen bir özgüven bilançosu. Görülüyor.

Lafı burada kesiyorum, iki nedeni var bunun:

1- Kişiler üzre yazmak ciddi uğraş ve incelik gerektirir. Her ne kadar kişinin sizdeki imgesi üzerine yazmak isteseniz de, kişinin kendisi hakkında yazmış olduğunuz sanısı uyandırmanız an meselesidir çünkü. Ayrıca ben kendisine hiç bakmadım.
2- Bir defa o yanlışa düşmüş, kimi medyatik figür üzerinden kimi konulara dikkat çekmek istemiştim, birkaç yıl önce. Dikkatin söylediklerimden çok bana doğrulduğunu farkedince çekildiydim kenara. Hepsinden öte: kötü yazılardı onlar, yokettim.

Ankara’dan İstanbul’a kafamın içinde taşıdığım bir tasarıydı o: Orgazm ve Ölüm, aynı şey miydi? İlk temas, büyük kalp çarpıntısı: Ölüyorum tanrım / Bu da oldu işte.

Cemal Süreya’ya yeni yeni sokuluyorum o yıllar. Şiirin erotik yanı yokmuş ne gam: bu dizeler saplandıydı aklıma, düpedüz ölüyordum.

Tabiî, böyle bir tasarı heyecan veriyor insana, sevdiğiniz işi yapmanın en ileri boyutu sanırım bu olsa gerek (şaka yapıyorum). Sonraki deneylerim yeni bedenler üzerinde sürüp giderken, bu tema öylesine baskın çıkmaya başladı ki bir gün sorarken buldum kendimi: Kendimle mi sevişiyorum ben, yoksa? Şaka yapmıyorum, önce Taner Ceylan’ın Taner Taner tablosu geldi düştü aklıma, sonra bir çırpıda ortaya attığım o berbat Matrix okuması, bir de küçük İskender’in o Freudyen sözü: "Aynadaki görüntüsünü beğenen her erkek biraz eşcinseldir. Neticede beğendiği yansıma bir erkeğinki değil mi?"

Şeytan giriyordu aklıma, hissediyordum (Placebo'nun Taste in Men'i çalıyordu). Vampirlerin, hortlakların edebî metaforlar olduğunu, kötülük etmek şöyle dursun, düpedüz kötülükle savaşan, direnen, kendi özgürlüğünü/üslûbunu arayan varlıklar olduğunu daha net seçebiliyordum şimdi. (Oralara neden açılmadım, kanıtlarım/kanatlarım vardı. Burada değinmeyeceğim.) Gelgelelim, derinlere indikçe kendime çekildiğimi, bir dış bedenle aynı güzergâhta yol almanın bütün bütüne olanaksız olduğunu anladığım gece, dipten tıknefes çıkardığım çamurun içinde bulduydum o paslı madalyonu: Aşk, yoktur.

Ölüm ile Orgazm ilişkisini evvelden işitmemiş olmam, ilk benim keşfettiğim anlamına gelmezdi şüphesiz. Hemen bir kaynak bulamadım, aradığım da söylenemez, bakınıyordum sadece. O sıra kendimce ilinti kurduğum, yakıştırdığım bir takım notlar tuttum tutmasına, ama asıl bunları yazmaktan vazgeçişim Borges’in o gerçekten daha gerçek öyküsü ile olmuştur: Tlön, Uqbar, Orbis Tertius. Gerçekten daha gerçek dedim, Borges burada baştan uca başka bir dünyayı kurar. Sevişirken Ölüm ve ona koşut kimi şiirler sayıklayan birisi için, şu dipnot kalemi bir kenara koymaya yeter, diye düşünüyorum: “Günümüzde, Tlön kiliselerinden biri Platoncu görüş uyarınca belli bir sızının, belli yeşilimsi bir sarı rengin, belli bir ısının, belli bir sesin tek gerçeklik olduğunu ileri sürmektedir. Cinsel birleşmenin o başdöndürücü noktasında bütün insanlar birdir. Shakespeare’den bir dize okuyan tüm insanlar William Shakespeare’in ta kendisidir.” (Fatih Özgüven çevirisi)

Sonradan, Sade, Foucault ve özellikle Bataille’ı masaya yatırmadan (kelime oyunu yapmıyorum) böyle bir metne kalkışmanın anlamsızlığı da bindi üzerime. Sevişirken şiir okumanın, şiir düşünmenin güzelliğini korumakla yetindim. Tasarı, sürgit yüzleşmek istediğim bir itkiye dönüştü. Yaşama itkisi.

Can Yücel’in Erotizma’sını, Cemal Süreya’nın Bir Mineli’sini, Edip Cansever’den Tenis Öğretmeni'ni, Trier’nin Antichrist’ıyla uçuca yanaştırmak istediğim bir metindi o, ne var, hiç başlayamadım.

Seviştikten sonra şiir yazılmaz mı, peki? Bana kalırsa pek-âlâ yazılır. Ama asıl çetin olanı, sevişirken yazmaktır.

Nymphomaniac. Ne sıkı film olmuştur kim bilir..




Pazartesi, Aralık 26, 2011

Vakit Var Daha


görsel: kedikumu



VAKİT VAR DAHA

Elif Lâm Mim. Yirmi üç haziran dokuz yüz altmış yedi
Bulanık atmosferin içinde gözlerim sımsıcak;
Yeldeğirmeni'nden denize sarpa sararak inen bir sokakta.
Vakit tamamdır diyorum. Ve sokağın sesi

Diyor ki değil daha
Vakit var daha

Bir kilise tadı taşıyor Dolmabahçe camiinin pencereleri
Uzaktan bakmak şartıyla ve aydınlık oluşunu saymazsak;
Ve denizin gişesinde oturan kısa boylu saat kulesi
Yakasının içine kaydırmış hafifçe basınç-ölçerini

Diyor ki değil daha
Vakit var daha

Mermerin memelerinden hafifçe hafifçe damlıyor mavi
İlk mavi, doğru mavi, çayır çimen bilgisi
Cücükleniyor orda hemen ılık menekşesi Şems'in
Çalgıcısını da yanında gezdirirdi Konya'da Şems ki

Diyor ki değil daha
Vakit var daha

Bir koku gibi dururdu parmağı yüzüğünün içinde
Gerindikçe bütün Doğuya yayardı bedenini,
Sağlığından çerçeveler yaratır Kelime Hatun
Uzun uzun duyardı gözlerine çekilmiş mili

Diyor ki değil daha
Vakit var daha

Evlerden çadırlardan toplananlar bini buldukça
Padişahın önünde törenle uçuruldu kelleleri.
Geceyi bir dert gibi geride bırakan Yahudiye
Gündüz de tırnaklı hayvanların eti haram edildi

Diyor ki değil daha
Vakit var daha

Genç Osman annesinin rahmini çekip üstüne
Adı burgaçlara yazılsın diye bekledi.
Ve Sinan düdenlerde olsun diye ölümü
Kurduğu her yapının temelini suya indirdi

Diyor ki değil daha
Vakit var daha

Düşmanına ilerlerken tuhafça gülerdi
Köroğlu'nun sırtında üst üste dokuz dombay derisi.
Ve kaçarken yılan sokmuş orman perisi
Gözleriyle izlerdi sessizce erkeğini

Diyor ki değil daha
Vakit var daha

Deve, devenin üstünde tabut, biri çekiyor deveyi
Üçü de Ali: deve, deveyi çeken ve tabutun içindeki,
Çılgın gibi koşuyorum köylerden şehirlere
Başını kayalara vura vura ilerleyen bir insan seli

Diyor ki değil daha
Vakit var daha

Hafif kanlı Chevrolet'ler, hırslı Pontiac'lar, kıranta Buick'ler
Gürültüyle akıp gidiyor General Motors'un enikleri;
Ve ağır kıçlı, geniş çeneli, soluklu arabaları Ford'un;
Ve ağaçlar görüyor, gözlüklü, iri kıyım Chrysler ailesini

Diyor ki değil daha
Vakit var daha

Sokak lambaları yerebatanlar yük kamyonları
Almadan edemeyeceğimiz bir selam gibi
Sırtlar arkalar talvekler duldalar öte yüzler
Ve kuyuya sarkıtılmış bir testinin dibi

Diyor ki değil daha
Vakit var daha

Cemal Süreya (Papirüs, Sayı 38, Ağustos 1969)