Pazartesi, Aralık 26, 2011

Vakit Var Daha


tasarım: kedikumu



VAKİT VAR DAHA

Elif Lâm Mim. Yirmi üç haziran dokuz yüz altmış yedi
Bulanık atmosferin içinde gözlerim sımsıcak;
Yeldeğirmeni'nden denize sarpa sararak inen bir sokakta.
Vakit tamamdır diyorum. Ve sokağın sesi

Diyor ki değil daha
Vakit var daha

Bir kilise tadı taşıyor Dolmabahçe camiinin pencereleri
Uzaktan bakmak şartıyla ve aydınlık oluşunu saymazsak;
Ve denizin gişesinde oturan kısa boylu saat kulesi
Yakasının içine kaydırmış hafifçe basınç-ölçerini

Diyor ki değil daha
Vakit var daha

Mermerin memelerinden hafifçe hafifçe damlıyor mavi
İlk mavi, doğru mavi, çayır çimen bilgisi
Cücükleniyor orda hemen ılık menekşesi Şems'in
Çalgıcısını da yanında gezdirirdi Konya'da Şems ki

Diyor ki değil daha
Vakit var daha

Bir koku gibi dururdu parmağı yüzüğünün içinde
Gerindikçe bütün Doğuya yayardı bedenini,
Sağlığından çerçeveler yaratır Kelime Hatun
Uzun uzun duyardı gözlerine çekilmiş mili

Diyor ki değil daha
Vakit var daha

Evlerden çadırlardan toplananlar bini buldukça
Padişahın önünde törenle uçuruldu kelleleri.
Geceyi bir dert gibi geride bırakan Yahudiye
Gündüz de tırnaklı hayvanların eti haram edildi

Diyor ki değil daha
Vakit var daha

Genç Osman annesinin rahmini çekip üstüne
Adı burgaçlara yazılsın diye bekledi.
Ve Sinan düdenlerde olsun diye ölümü
Kurduğu her yapının temelini suya indirdi

Diyor ki değil daha
Vakit var daha

Düşmanına ilerlerken tuhafça gülerdi
Köroğlu'nun sırtında üst üste dokuz dombay derisi.
Ve kaçarken yılan sokmuş orman perisi
Gözleriyle izlerdi sessizce erkeğini

Diyor ki değil daha
Vakit var daha

Deve, devenin üstünde tabut, biri çekiyor deveyi
Üçü de Ali: deve, deveyi çeken ve tabutun içindeki,
Çılgın gibi koşuyorum köylerden şehirlere
Başını kayalara vura vura ilerleyen bir insan seli

Diyor ki değil daha
Vakit var daha

Hafif kanlı Chevrolet'ler, hırslı Pontiac'lar, kıranta Buick'ler
Gürültüyle akıp gidiyor General Motors'un enikleri;
Ve ağır kıçlı, geniş çeneli, soluklu arabaları Ford'un;
Ve ağaçlar görüyor, gözlüklü, iri kıyım Chrysler ailesini

Diyor ki değil daha
Vakit var daha

Sokak lambaları yerebatanlar yük kamyonları
Almadan edemeyeceğimiz bir selam gibi
Sırtlar arkalar talvekler duldalar öte yüzler
Ve kuyuya sarkıtılmış bir testinin dibi

Diyor ki değil daha
Vakit var daha

Cemal Süreya (Papirüs, Sayı 38, Ağustos 1969)



Perşembe, Aralık 15, 2011

4. Kum


İnternete bakınca, bilhassa 18-25 yaş arası gençlerde bir hâl var ki çok dikkatimi çekiyor: 3-5 kişilik bir arkadaş grubu, internet kullanıyorlar, o grup dışında kalan her şey ve herkes yabancı bir evreni işaret ediyor o gruptakilere. O grubun bir şeyi onaylayıp onaylamaması yine o gruptan birisinin vereceği ilk tepkiyle belirleniyor. Grup içinde görüş ayrılığı hemen hiç yok. Sürekli iletişim halinde olma, karşılıklı onaylanma ihtirası içindeler. 

İyi ama buna neden ihtiyaç duyuyorlar? İnternet yepyeni bir evrense, o kapıdan bir başlarına geçebilme cesaretleri neden yok? Üstelik, ıssız bir adaya düşseler yanlarına üç arkadaşlarını alacakları kesin olan bu gençler, anarşist, aydın ve muhalif oldukları iddiasındalar. Yalnız kalmayı beceremeyen, yeni bir evreni o evrenin yapısı içinde yorumlama, öyle kabul etme yeteneği olmayan, dış dünyanın tüm kural ve yargılarını olduğu gibi internete taşıma ihtiyacında olan insanın tabudeviren değil muhafazakâr ve aciz bir varlık olduğundan haberleri olmasa gerek...

Arkadaş grubundakilerin ‘çok iyi’ olarak peşinen kabul görmüş oluşu, tüm yenilenme, değişme, dönüşme, gelişme kapılarını da kapatıyor onlara. Sözgelimi; Ali’nin çok iyi oluşu, ‘çok iyi’ kavramını sabitlemiş oluyor, o kişinin evreninde. Ve geri kalan her şey ve herkes de kamulaşıyor böylece.

İnternetin olumlu bir gelişme getirmesi, iyilik, güzellik getirmesi bekleniyorsa, önce bu hastalığı yenmeli. 

Nuri Bilge Ceylan’ın yapıtları, aynı nedenle anlaşılamıyor bugün Türkiye'de.



Pazar, Aralık 11, 2011

Gözleri Biraz...

"Deri Değiştiren Yılan", Ali Teoman Germaner  (Ankara Resim ve Heykel Müzesi)




DEĞİŞİM

İnce uzun bir hayvan
Çarpıyor
Çarpıyor
Çarpıyordu kendini taşlara.
Canı mı sıkılıyor
Can mı çekişiyordu yoksa?
Yok efendim dedi yanımdaki adam
Gömlek değiştiriyor yılan
Bu hallerden anlarız dedi az çok
Biz de sınıf değişmiştik bi zaman

Can YÜCEL


Acaba diyorum, şu baş harflere takılıyor da gözüm...

Baştan başlayınca: İ – Ç – Ç – Ç – C – C.

Diyorum, benzer formlar alt alta düşünce, ince uzun bir hat mı oluşuyor orada?

Önce üç Ç alt alta: Çarpıcı; ardından iki C peşisıra: Canlı!

Acaba, diyorum: Oraya mı saklanmış yoksa bu gömlek değiştiren yılan?

Ç’ler fazlalıklarından kurtularak C oluyor diye düşünmek; sayrılık mıdır? Sonra İ ile bir de kuyruk çizsek bu hayvana; kafası mı eksik kalır? Kalmaz efendim, ne diye kalsın? Kafası da orda işte bakın; nasıl da tıslıyor, çıkarmış da koca dilini!

Hadi canım sen de.. uydurma.. diyorsunuz. Hem o zaman GBB ne olacak, öyle değil mi?

Aman ne iyi ki, uyduruyorum efendim. Değilse, sokuverirdi bir tarafımızı yılan...

Maazallah...


Yılan bu, yılan!

Belli mi olur Sağı-Solu?






exdergi.com'da yayımlanmıştır.


Salı, Aralık 06, 2011

3. Kum



On altı yıl olmuş internetle tanışalı. ODTÜ’deyim o zamanlar, okuduğum bölümü sevmiyorum. Yine derslere girmediğim bir gün, arkadaşım, beni bilgisayar laboratuvarına götürdü. Sekiz ya da on tane bilgisayar vardı odada. Bu bilgisayarların ekranları o güne kadar gördüklerimden daha büyüktü ve galiba kasaları da yoktu. Arkadaş boş olan bir tanesine oturdu, okul numarasıyla giriş yaparak, beyaz bir pencerede sıralı başka öğrenci numaralarından bir tanesini seçerek şöyle yazdı: 

- slm

Ne anlama geldiğini sorduğumda, orada öğrencilerin birbirleriyle yazıştıklarını ve birisine selam verdiğini söyledi. Hemen o an, başka bir dünyanın eşiğinde durduğumu hissettim. Karşı taraftan da buna bir karşılık geldiğini görmek hepten aklımı almıştı:

- slm

Hayret! Benim şaşkınlığımı fark eden arkadaş, altavista.com’dan birkaç porno siteye girmiş, ftp ile bir yerlere bağlanmaya çalışmış, ‘@’ diye bir işaret kullanmış, ve waltdisney.com’da kısa bir tur atarak serisini hatasız tamamlamıştı.

Sözde, 1982’de bir Sinclair ZX Spectrum sahibi olarak az çok bilgisayar kültüründen geldiğini sanan ben, şaşırmıştım. Sonra hemen her gün dersleri asıp oraya gittik. Chatte zaman geçirmek eğlenceliydi evet, hatta internetten ilk kızla tanışan evrenin bir mensubu olmakla da içten içe büyük bir gurur taşırım. Elbette taşımam, ne gururu... Ama o zamanlar “öyle şey olur mu ya.. internet ne ya..” diyenlerin benden en az beş sene sonra böyle bir şeyin de olabileceğini anladıklarını eklemeliyim. Hatta kimisi web tasarımcısı olarak çalışıyor şimdilerde...

Chat ile interneti birbirinden ayırmalı. Çünkü ilki doğrudan ve canlıdır, geri kalan her şey durağan, indirekt ve banttan. Chat, insana işaret eder. İnternet, bilgiye. Bugün eğer iki cümleyi yanyana getirebiliyorsam, bunda uzun süre chat yapmış olmanın da payı var, sanıyorum

Bunları söyleyerek, chat yapmanın önemini ve gerekliliğini savunuyor değilim. Hatta ben ‘chat yapan’ birisi değilim. Çünkü onca yıldan sonra artık ister istemez bu konuda bir “yetenek” kazanıyorsunuz. Artık karşınızdaki insanı tanımanız sadece bir dakika sürüyor, sonrasında chat belki çok daha özel bir alana dönüşüyor, ya da karşınızdaki suret eğlence malzemesi halini alıyor.

İşte oraya da, chat’e de gelmeden... Bugün internette bir insanı tanımak için gerekli malzeme hayli fazla. Bloglar başta olmak üzere, sosyal medya iletileri, paylaşımları, kullanıcı profilleri vs. hepsi bir kişiyi, belki yıllardır tanıdığınız bir arkadaşınızı bile, tanınmaz hale getirebiliyor. 

İnternette zaman geçirdiğimizde, oturduğumuz yerden çok büyük bir kalabalığı izleyebilme olanağımız var. On beş yıl önce hayal bile edilemeyecek kadar ütopik bir şey bu: Hiç sokağa bile çıkmadan bir günde binlerce insanı görebilmek.

İnterneti hala kullanamayan, interneti twitter sanan, interneti bilmeyen, giderek internette bulunamayan bir yazarın, bugün hiçbir yanıyla ciddiye alınamayacağını düşünüyorum. İnterneti izlemeyen ve kanlı canlı ortaya çıkmayan bir yazar, yazarlıktan söz edemez bence bugün. Belirli bir yaşa gelmiş, usta yazarlarda bu durum ne kadar hoş görülmeye müsaitse de, devasa eksikliğin yarattığı açık, artık deneyimin ve yetkinliğin önüne geçiyor, görüyoruz.

İnternete adım atıldığında, maskenin düşme tehlikesi de var tabii. Örneğin K. İskender. ‘Underground’ konumlamasını yeterince tatminkar bulmamış olacak ki, internette boy göstermenin önemini çabuk kavradı. Doğrusu, takdir etmek gerek. Ancak, önceki imgesinin, yani yalnızca uzaktan görünen imgesinin örtülü taraflarının açığa çıkmış oluşu, internette bulunmayan yazarın neden ciddiye alınamayacağını belirginleştiren güzel bir vak’a olmuştur. Mesela; şöyle bir bakıldığında, izlediği filmlerin, dinlediği müziklerin vasat altı bir skalada seyrettiği açıkça görülebilir. İşte tavsiyelediği birkaç film: Evil Dead, Nekromantik, Phantasma.. Cam Bonomo fanı olan bir yazar düşünün; rock, underground, sinema, hele ki Şiir... 

Bir zorunluluk yok diye düşünülüyor, doğru elbet, ama temelde Yazı’yla iletişim kurulan bir mecrada, en önde yazarların olması gerekmez mi? Herkes kalsa da, yazar kayıtsız kalmamalı, okurlarının, milyonların arasına çırılçıplak karışma cesaretini gösterebilmeli. Evet, en çok da o göstermeli.

Helal olsun İskender’e...

Bir ara şuradan devam etmeli:

 "Büyük magazinlerin gelişimi, ve küçük dergilerin yayın olanaklarını hemen hemen yitirmiş olması gençlerin ortaya çıkış, palazlanış koşullarını değiştirecektir. Böyle giderse gençlerin işi daha zorlaşır diyorum. Bugün bu yayın organlarının gençler için tek güvencesi, başlarındaki yöneticilerdir. Ya onlar değişir, yerlerine başka tutumda kişiler gelirse?"”

(Cemal Süreya, Gösteri Dergisi, Mayıs 1982)





Çarşamba, Kasım 30, 2011

2. Kum




Paris, Texas filmini izledim dün gece. Kurgunun yapıta engel olduğu bir film sanki bu. Belki de romandan uyarlayan senaristin acemiliği, ama olsun, iyi... Nastasia Kinski ile aynalı camın ardından konuşmak: Kendi suretinden başka bir şey göremeyen Kadın’ın, Adam’ın sesiyle içe doğru kırılışı, dış sesin iç sese evrilişi, kadının içe ve giderek karşısındaki erkeğe doğru yönelişi; en nihayet onu görmesi. Hem safkan sinemanın kendini hatırlatışıyla hem de kadın-erkek üzerine esaslı yorumuyla, unutamayacağım bir sahne. Kill Bill’i anımsattı bana hikaye, orda roller biraz daha farklı. Ama dedim ya, hakkıyla kotarılamamış bir film, gereksiz uzuyor kimi sahneler; iyi oyunculuklara rağmen. Bir de şu; adam kadına geldiği sıra arkaplandaki binanın penceresinden kameraya el sallayan iki insan! Olsun, iyi.

Mizah yazılarıyla başladığım blog neden farklı kulvarlara doğru gitmiş? Sürekli mizah; sürekli gülen, sürekli şakalar yapan bir adama işaret ettiği için mi? Bu da var şüphesiz, ama bu bir neden değil sonuç olmuş bende. Dünyaya teleskopla bakmak: Yorucu, sıkıcı ve gereksiz bir eylem olduğuna usta mizahçılar da inanmış olacaklar ki, hepsi farklı alanlarda da ürün vermişler. Bu yüzden Usta’dırlar zaten.

Blog uzmanları(?) tek bir konuya yoğunlaşın, o konuda uzmanlaşın derken kime neyin öğüdünü veriyorlar acaba? Blog, her şeyden ama her şeyden önce gitgide kalınlaşan bir insan sureti değil mi? Tek bir konuda yazan ya da paylaşım yapan kişi, çok sıkıcı, çok yavan bir insan izlenimi yarattığının farkında mı? Farkındaysa mesele yok, dilediği gibi... Tabii bir de bir kişinin blogunu –diyelim birkaç yıllık- okuyup o kişinin yine de tanınamayacağını iddia edenler var. Akıl alır gibi değil doğrusu. Bu konuya dönmeliyim...

Kumları eşelemek; nereye çıkarsa çıksın...




Pazartesi, Kasım 28, 2011

1. Kum




Günlük tutmasını oldum bittim beceremedim. İlkokul yıllarımda, babamın her yılbaşında eve getirdiği o kocaman ajandalardan en renkli olanları yüklenir odama taşırdım da; 2 Ocak 1983. Uyandım. Okula gittiğim için hazırlandım. Kahvaltımı yaptım. Dışarı çıktım. Okula vardığımda okul kapısından içeri girdim... diye devam eden bir saçmalığı en çok iki gün sürdürebilirdim. Günler geçtikçe, bu ajandalar benim karalama defterlerim oluverir; bir sayfasına izlediğim filmleri yazıp yıldızlarla puanlandırır (neden hepsi beş ya da dört yıldız?), arkadaki boş “not” sayfalarına resimler çizer, ortasından bir yeri açıp o sayfaya öğrendiğim küfürleri sıralar, diğer bir sayfasına “şimdi bir hikaye yazacağımmm :)” diye oturur, örneğin;

- Saç koparttım.
- Niye?
- Sinirlendim.

gibi manâsız bir diyaloğu yazıp öylece bırakırdım. Yazacak bir şey bulamadığımda evdeki Gelişim Hachette, Meydan Larousse, Walt Disney Çocuk Ansiklopedisi (bu tabii daha sonra, 80’lerin ikinci yarısında. Ne severdik bu seriyi ağbimle. Sonradan öğrendim; ilk fasiküllerinde yönetici ve redaktörlüğünü Cemal Süreya üstlenmiş meğer) ya da bir diğerini açar, ordan mesela “Dünyanın en uzun nehirleri” listesini olduğu gibi ajandama geçirirdim: Mississippi!

Günlük kavramı ilk “Ahmet’in Günlüğü” adlı çocuk dizisiyle yaşamıma girmiş olabilir pekala. Ahmet’in çok efendi, fazla beyaz yüzlü bir çocuk olduğu kalmış aklımda. Ahmet’e imrendiğimi anımsamıyorum.

Beni yazma eylemiyle ilk buluşturan benden bir yaş büyük, ilkokul birinci sınıfa giden ağbim olmuştu. Şöyledir o, ağbim bir gün kendi defterine annem hakkında bir yazı yazar. İçinde şu cümle geçmektedir ki, annem bu cümleyi o hafta teyzemlere, halamlara, komşulara da okumuştu: “Annem çok hamarattır.” Onları asıl güldüren ve şaşırtan altı yaşında bir çocuğun hamarat kelimesini kullanıyor oluşuydu. Ertesi gün ben de tükenmez kalemimi aldım; annemi daha güzel bir yazıyla anlatacak, herkesin ağzını açık bırakacaktım. Ne ki, beceremediğimi, enikonu ağlamaklı olduğumu şimdi de duyumsuyorum, şöyle yazmışım:

Annem Nasıldır
Kız, hamarat, kızgındır.

Demek, ağbim günlük tutuyormuş o zamanlar, şimdi bir diğer kıskanma anı geliyor da aklıma... Ağbim günlüğünde bir yere “Laurel & Hardy izledim. Puding yedim.” diye yazmış. O “&” işaretini günlerce kıvıramayış sancımı ve puding kelimesini ara ara cümle içinde kullanışımı...

Ferhan Şensoy’un lisedeki edebiyat öğretmeni, yazar Tahir Alangu’nun, Şensoy’la beraber birkaç öğrenciye daha verdiği “Günlük tutun mollalar!” öğüdü de on yıldır aklımdan çıkmaz. O zaman yirmi beş yaşlarındayım, kocaman adamım, yine de ne olduysa oldu, günlük tutma alışkanlığım hiç olmadı, anlamlandıramadım belki de. Bu arada, hayıflanmama sebep olan o çocuklar arasında Selim İleri ve Engin Ardıç da var.

Nedir günlük/blog? Kişioğlunun o gün başından neler geçtiğine dair bir tutanak mı, yoksa o başından geçenler karşısında kişinin tutumunun bir aynası mı? İkincisi her koşulda sağlanıyor, öyleyse kişi kendisini dışarıdan görmeye mi çalışıyor? Bu çabasında ne kadar cesur? Aynanın ne kadarı ayna ne kadarı okuyucu? Soruların belirsizliğini koruması, tek bir şeyi doğruluyor: Günlüklerini yayımlayan kişi, risk altındadır. Her koşulda. Aslında; en çok da şu sanki:

Ey alınyazısı uzmanı
Suretlerle doldurursun yazını
Cemal Süreya





Cuma, Kasım 04, 2011

Cumartesi, Eylül 03, 2011

Jack Daniel'z




Kitsch objelere oldum olası sempati duydum. Ne kadar satın almaktan uzak bir tutum izlesem de (on yıl kadar evvel; Bolu Dağı'nda bir benzinlikteki durgun molamı tiyatroya çeviren, üzerinde "Görümceme Sevgilerimle..." yazan çakmağı saymazsak), küçümsesem de, eşsiz Doğu-Batı harmanı güzel ülkemizin gündelik yaşama ne yapıp edip sıkıştırıverdiği bu şeyler, beni her zaman fantasmalara sürükledi.

Yukarıda görmekte olduğunuz şey ise, biraz önce, yaz tatilim sırasında karşıma çıktı. Zeynep, Tayland’da bir sokak tezgahından almış bu muhteşem tasarımı. Yatağın üzerinde görünce hemen sordum: Bu nedir? Çakmak (ah, yine!), aynı zamanda şişe açacağı olduğu yanıtını aldım. Sahiden de öyleydi. İşlevselliği abartmada usta olan Kitsch, bu kez de bir albeni yaratmakta gecikmemişti anlaşılan. Açacak olarak tasarlanmadığı açıktı; eğer bir açacak olsaydı, ona bir de çakmak ekleştirmek ürünün kendisinden pahalıya geleceğinden, anlamsız olurdu. Evet, bu bir çakmaktı.
 
Hayır, oturup tasarımcısına mektup yazmak gibi bir fikir geçmedi aklımdan. Onun yerine; eline çakmak alan her insanın umarsız teslim olduğu o klişe hareketi yaparak; çakmağı çaktım. Yanmadı. Bir daha çaktım. Çakmak, yanmadı. Bu kez daha uslu bir hareketle, yeniden denedim. Yanmıyordu...
  
Zeynep’e çakmağın yanmadığını söylediğimde bir karşılık veremedi, çünkü odadan çıkmıştı. Çakmağı bir kez daha çaktım. Bu kez çakmak sol elimdeydi ve parlak sırtı ışıl ışıl ışıldıyordu. Evet, çakmak yanmıyordu ama, açacak olarak yontulmuş boşluğun çeperlerinde; gelgelli, mavi bir ışık, telaşla yanıp sönüyor; göz alıyordu. Ana ödevini yapamasa da -zor nefes alsa da- yine de etrafına neşe saçmasını bilen, gerçekten sürprizli bir şeydi bu...
 
Böylesi bir şey kimin, nerede, nasıl aklına gelmiş ki şeklinde uç veren düşüncelerin, kafatasımda süratle serpilmeye başladığı esnada; üzerindeki Jack Daniel’s logosuna bakıyordum. Şimdi bir şüphem kalmamıştı: UzakDoğulu girişimci, voliyi nasıl vururum acaba diye düşündüğü uzun gecelerden birinde, bir barda, viskisini yudumluyordu. Aldığı alkolün de etkisiyle, düşüncelerle seksek oynarken iyiden iyiye yorulan zihni, dördüncü dublesini devirdiğinde; yakınlarındaki objelerden fikir devşirme kolaycılığına kapılıvermişti...
 
Kırk beş yaşlarında olduğu kesin girişimcinin, barmenle arasında duran viski, sigara, çakmak üçlüsü sanki bir şeyler söyler gibiydi. Yo hayır, viski ve sigara işine giremezdi; o işe bir kez bulaşmış, sahte Tayland rakısı ürettikleri imalathane basılmış, Bangkok 1. Asliye Ceza Mahkemesi’nce 24 yıl ağırlaştırılmış hapis cezasına çarptırılmış, duruşmadaki iyi halinden ötürü cezası 23 yıla düşürülmüş, 8 ay önce de genel aftan faydalanarak güzelce salınakoymuştu. Artık eftamintokofti işlerde 
(Ah! Aktunç!) yoktu, bu yeni ürün elbette; bir Çakmak olmalıydı.
 
Bulduğu olağanüstü fikrin dudaklarına sunduğu gülümsemeyle, başını önünden kaldırarak bar taburesinde şöyle bir dönerken, gördüğü tatminkâr çakmak/insan oranı ile, bir kez daha mutlu oldu. Hemen orada, ar-ge çalışmalarına koyuldu. Barmenin gece boyunca açtığı bira şişelerinin frekansı, aldığı alkolün de etkisiyle, ürünü mükemmel bir manevrayla çakmak-açacak eksenine doğru kıvırmıştı. İyi olmuştu; bu, yepyeni, şahane, çok özel bir cihazdı. Kendisine bir viski daha söylerken, sigarasını yaktı.
 
Barmen, Jack Daniel’s şişesini bardağın üzerinde yukarılara doğru kaldırıp indiriyor, bardaktaki buzlar, dökülüşen çamsakızı mayiyle, esriyip gidiyordu... Barmen bardağı, her seferinde artan bir coşkuyla mı dolduruyordu? Efendim, bu, beşinci dubleniz olduğuna göre, siz, bizim iyi bir müşterimizsiniz, der gibi bir ses okunuyordu tavırlarında. Barmene eyvallah dedi, içkisinden sıkıca bir fırt çekti: Ne güzel şeydi şu viski! Bulduğu ilginç fikir, o olmasa, aklının ucundan bile geçemezdi. Bütün gece bu anı beklemiş; ışıklı bardak altlığı, minyatür içki şişeleri, müzik çalan şakacı kadeh ve benzeri yalçın fikirlerin arasında yapayalnız kaldığı bir sırada; viski: Kapıları açıvermişti işte... Viskiye olan gönül borcunu, Jack Daniel’s logosunu çakmağın ön yüzüne adeta bir mühür gibi çakarak ödemek, yerinde olacaktı. Hem tabii ya; böylece bu çığır açıcı buluş, Jack Daniel’s için şık bir promosyon ürünü olabilir, voli daha da sağlam vurulabilirdi. Ancak, aldığı alkolün etkisiyle olacak; Jack Daniel’s kapaklarının, çevrilerek açıldığını, o an aklına getiremedi... Ah o yanıp sönen mavi ışıklar! Onların; sahneden gözlerinin içine içine, gece boyunca batıp çıkan lazer ışıklarının frekansından doğduğunu söylemem, sanırım gereksiz. Uygun form ve ebatlarda üretildiğinde, pekala oyuncak elektroşok tabancası olarak da pazarlanabilecek bu akıl şaşırtan sistem; ah o mavi ışıklar!
 
Çakmağın arka yüzüne gelirsek... Burada; dikdörtgen bir hacmi, dört yerine üç vidayla sabitleyerek maliyette çok akıllıca bir çözüme giden başarılı iş adamının izlerini buluyor oluşumuz, doğaldır. Üzerine 32 adet küçük çaplı oylum kakılmış alüminyumparlak alaşım; barın tuvaletinde kullanılan malzeme hakkında net bir intiba verirken, bulunan fikrin gözkamaştırıcı imgesini yansılamaya elbette müsaitse de; ben tercihimi; ferâsetli beyefendinin bara, görkemli bir Harley Davidson’ın sırtında, saçları külrengi kumrular gibi uçuşarak
, güneş gözlüğünün camları, sokak ışıklarıyla tek tek parıldayarak ve sütbeyaz, Made in Thailand gömleği paraşüt gibi şişerek gelmiş oluşundan yana kullanıyorum, peygamber vitesinde...


Zeynep, yemeğe gelmiyor muyum diye soruyor. Ardında bir uçak sesi.







Çarşamba, Ağustos 10, 2011

Gümbedek
















Gümbedek güm!

Sevgili Komşum,

Gümbedek güm!


Ramazan davulunun otoriter ritmi eşliğinde, gecenin şu en şizofrenik dakikalarına doğru sokulurken; sevdiğim ağbim, değerli iş ortağım Aykut’un, arabasının sileceklerine iliştirilmiş notunuzu bana göstermesinden bu yana geçen yaklaşık dört buçuk saat boyunca, size yazıp yazmama düşünüşleriyle epeyi bir oyalandım. Sözkonusu ticari aracın şahsıma ait olmaması, dolayısıyla notunuzun bana özel yazılmamış oluşu, sorguyu baştan anlamsız hale getirse de, bir yolunu bulup evime girmeyi başarmış böylesine duyarlı, öylesine açık kalpli bir sesi; hayır, karşılıksız bırakamazdım. Aykut’la ne işler peşinde olduğumuzu burada söylemem, sanırım yersiz...


Gümbedek güm!


Şu masamda görmüş olduğum beş cümleye yedi satır ebatlarındaki "orijinal" not, [Rahmetli Başkan Kennedy] birincil ödevi gereği, okurunu bir daha aynı eylemi gerçekleştirmekten men etmesini pek iyi beceriyor, öncelikle bunu takdir etmek gerek. [Brigitte Bardot] Hiç tanımadığı bir insana bir mesaj iletirken, mecra yapısı gereği tek kollu olan iletişim biçimini koza çevirmiyor oluşunuzdaki titizlik, belki de Mass media'ya inancını çoktan yitirmiş birisi olarak beni, ayrıca etkiledi. Söylememe izin verin; notunuz üzerine Aykut’la bir dakika kadar konuştuk. Bu bir dakika; en az otuz yıldır tanıdığım, zaman geçirmekle hep içten içe gönendiğim, her ne kadar boyum yetmese de felsefî sohbetiyle esriyip gittiğim bir ağbiyi, ayda yılda bir yakalamışken harcanmışsa, enikonu uzun bir süre, sizi temin ederim. Aykut’la ne işler peşinde olduğumuza gelince... bu kimseyi ilgilendirmemeli.


Gümbedek güm!


Sevgili komşum, güzelsiniz. Eminim; o lastikleri patlayasıca “bütün arabaların ve çöp kamyonlarının sesini” duyduğunuzda, uyuyordunuz. Yatakta; seslerin birazdan kesileceğine dair serinkanlı umudunuzla-uykunuzu saatlerce bölüştürmeniz, artık sonunda pes ederek birden öylece doğruluşunuz, bir hışım başucunuzdaki etajerde duran günlüğünüze uzanışınız, kucağınızdaki defterde ilk bulduğunuz boş alana hızla satırlarınızı sıralayışınız geliyor gözümün önüne. İnce uzun bir tişört mü vardı üzerinizde? Arkası beyaz, ön yüzü eflâtun çerçeveli-çizgili bir kağıtta bulunan, bu düpedüz şiirsel sözler, yazım stili ile kalem tutan bir ele ait olduklarını söylerken, onun hemen altında belli belirsiz seçilen pembe! uçlu kalemle yazılmış harfleriyle, bunun sizin günlük defteriniz olduğunu düşündürüyor bana, elimde değil. Bir önemi, yok elbette... Peki kağıdınızın muntazaman yırtılmış dipdiri gövdesine bakıp; yazmaya başladığınız andaki eflâtun öfkenizin şimdi biraz pembeye çaldığını düşleyerek avunç içine düşmem, şapşallık mı sayılmalı acaba? Mâlum burası Cihangir, “Alev Alatlı falan olsa ya yazan..” dedim Aykut’a. Biraz gülüştük.


Gümbedek güm!


“Bir daha arabanızı buraya koymayın lütfen!” cümlesinin tek başınayken dayattığı keyfiliği, o çiğ çirkinliği devirişinizdeki yetkinlik, bugün handiyse unuttuğumuz, özlediğimiz, çarpıcı bir incelik. Mahir bir kuyumcu edasıyla, başa ve sona hassasça yerleştirilmiş bir çift “!” işaretinizin; garibân muhattabının tepesine -durup dururken- dikiliverme sevdalısı alikıranın elindeki çalıçırpı değil: Yaşatmak gafletinde bulunulmuş kasvetin rütbesini, göklerden indirip, okurunun omuzlarına olduğu gibi çökertme emeliyle ışıldayan enfes art direksiyon unsurları olduklarından söz edilebilir. “Doblo’nun sahibi kim?” misli size ait olmayan 'yalın' bir soruyu alıp da yazınızın orta yerine o denli tumturaklı yuvaladığınız yetmezmiş gibi, gecenin bir körü ve üstelik uykulu ve üstelik huzursuz olmanıza rağmen "tırnak" işaretlerinizi eksik etmemiş oluşunuz, sonra buradan yerine “burdan” yazmayı uygun gören o inisiyatifçi, minimalist üslubunuz, o “bütün arabalar”, “çöp kamyonları”, “avaz avaz bağıran adamlar”: Doblo!.. O adamlar bilmeliler: Aykut’un arabası Doblo değil, Fiorino.


Gümbedek güm!


Siz; siz bu satırları bu akşamüzeri yazdınız. Ne var ki beni, dün geceye götüren, sizsiniz. Ne yapalım, kabahat sizin. Ayrıca siz: Kadın olduğunuz fikrine nereden kapıldığımı soracak bir kadına benzemiyorsunuz. Aykut içerde uyuyor, sabahtan işleri var.


Gümbedek güm!

Güm!


Davulcu, köşeyi dönerek uzaklaşıyor. iTunes, search: “I could” - 3 results found:

Patrica Barber - I Could Eat Your Words
Petra Berger - I Couldn't Say No
Roxette – Wish I Could Fly

Play!








Perşembe, Temmuz 21, 2011

Babel

Babel (2006)
6,9 / 10
Yönetmen: Alejandro González Iñárritu

















Nâzım Hikmet, “Nerden Gelip Nereye Gidiyoruz?” şiirinde “yıkan da yaratan da biziz bu güzelim, bu yaşanası dünyada.” diyerek seslenir insanlığa. Babel, bu büyük şiirin perdeye yansımış hali gibi, diyebilirim. 'Amores perros' ve '21 Grams' filmleriyle ün yapan Meksikalı yönetmen Iñárritu, bu kez bir kurşundan yola çıkıp bütün bir dünyaya kadrajını açarak, Doğu ve Batı arasındaki kültürel farklılıkların, yaşamsal ayrımların birbirini tamamlamaya muhtaç orada nasıl öylece beklediklerini gösteriyor bize. Çocukları merkeze alış biçimiyle iddiasını güçlendirirken, ancak 'çocuk gözüyle' görülebilecek saf, bakir imgelerin izini sürüyor. Doğu-Batı, savaş-barış, toplum-birey, halk-iktidar, mutluluk-keder, mantık-inanç hepsi; hepsi filmde iç içe... Derken, işte yeniden çıkagelen Nâzım'ın dizeleri: “Yeter ki bırakmayalım, yaşanmamış günlerimiz yok olmasın çocukların avuçlarıyla birlikte, / boşluğun karanlığına çıkmasın negatif resimcikler, / yeter ki ekmek ve hürriyet yolunda dövüşebilmek için yaşayabilelim.”

En iyi müzik Oscar'ına layık görülmüş Babel'in kanımca en zayıf tarafı bu; gereğinden fazla müzik kullanımı. Bir de 143 dakikalık uzun sürede, ilk yarısında kotardığı o güçlü etkiyi sonraları maalesef alımlayamadığımı söyleyeceğim. Evet, Hollywoodcu sinema anlayışına yenik düşerek 'büyük film' olma şansını yitirmiş olsa da, Babel, elbette seyre değer.

Meksikalı dadı 'Amelia'ya hayat veren Adriana Barraza'nın yetkin oyunculuğunda...