On altı yıl olmuş internetle tanışalı. ODTÜ’deyim o zamanlar, okuduğum bölümü sevmiyorum. Yine derslere girmediğim bir gün, arkadaşım, beni bilgisayar laboratuvarına götürdü. Sekiz ya da on tane bilgisayar vardı odada. Bu bilgisayarların ekranları o güne kadar gördüklerimden daha büyüktü ve galiba kasaları da yoktu. Arkadaş boş olan bir tanesine oturdu, okul numarasıyla giriş yaparak, beyaz bir pencerede sıralı başka öğrenci numaralarından bir tanesini seçerek şöyle yazdı:
- slm
Ne anlama geldiğini sorduğumda, orada öğrencilerin birbirleriyle yazıştıklarını ve birisine selam verdiğini söyledi. Hemen o an, başka bir dünyanın eşiğinde durduğumu hissettim. Karşı taraftan da buna bir karşılık geldiğini görmek hepten aklımı almıştı:
- slm
Hayret! Benim şaşkınlığımı fark eden arkadaş, altavista.com’dan birkaç porno siteye girmiş, ftp ile bir yerlere bağlanmaya çalışmış, ‘@’ diye bir işaret kullanmış, ve waltdisney.com’da kısa bir tur atarak serisini hatasız tamamlamıştı.
Sözde, 1982’de bir Sinclair ZX Spectrum sahibi olarak az çok bilgisayar kültüründen geldiğini sanan ben, şaşırmıştım. Sonra hemen her gün dersleri asıp oraya gittik. Chatte zaman geçirmek eğlenceliydi evet, hatta internetten ilk kızla tanışan evrenin bir mensubu olmakla da içten içe büyük bir gurur taşırım. Elbette taşımam, ne gururu... Ama o zamanlar “öyle şey olur mu ya.. internet ne ya..” diyenlerin benden en az beş sene sonra böyle bir şeyin de olabileceğini anladıklarını eklemeliyim. Hatta kimisi web tasarımcısı olarak çalışıyor şimdilerde...
Chat ile interneti birbirinden ayırmalı. Çünkü ilki doğrudan ve canlıdır, geri kalan her şey durağan, indirekt ve banttan. Chat, insana işaret eder. İnternet, bilgiye. Bugün eğer iki cümleyi yanyana getirebiliyorsam, bunda uzun süre chat yapmış olmanın da payı var, sanıyorum.
Bunları söyleyerek, chat yapmanın önemini ve gerekliliğini savunuyor değilim. Hatta ben ‘chat yapan’ birisi değilim. Çünkü onca yıldan sonra artık ister istemez bu konuda bir “yetenek” kazanıyorsunuz. Artık karşınızdaki insanı tanımanız sadece bir dakika sürüyor, sonrasında chat belki çok daha özel bir alana dönüşüyor, ya da karşınızdaki suret eğlence malzemesi halini alıyor.
İşte oraya da, chat’e de gelmeden... Bugün internette bir insanı tanımak için gerekli malzeme hayli fazla. Bloglar başta olmak üzere, sosyal medya iletileri, paylaşımları, kullanıcı profilleri vs. hepsi bir kişiyi, belki yıllardır tanıdığınız bir arkadaşınızı bile, tanınmaz hale getirebiliyor.
İnternette zaman geçirdiğimizde, oturduğumuz yerden çok büyük bir kalabalığı izleyebilme olanağımız var. On beş yıl önce hayal bile edilemeyecek kadar ütopik bir şey bu: Hiç sokağa bile çıkmadan bir günde binlerce insanı görebilmek.
İnterneti hala kullanamayan, interneti twitter sanan, interneti bilmeyen, giderek internette bulunamayan bir yazarın, bugün hiçbir yanıyla ciddiye alınamayacağını düşünüyorum. İnterneti izlemeyen ve kanlı canlı ortaya çıkmayan bir yazar, yazarlıktan söz edemez bence bugün. Belirli bir yaşa gelmiş, usta yazarlarda bu durum ne kadar hoş görülmeye müsaitse de, devasa eksikliğin yarattığı açık, artık deneyimin ve yetkinliğin önüne geçiyor, görüyoruz.
İnternete adım atıldığında, maskenin düşme tehlikesi de var tabii. Örneğin K. İskender. ‘Underground’ konumlamasını yeterince tatminkar bulmamış olacak ki, internette boy göstermenin önemini çabuk kavradı. Doğrusu, takdir etmek gerek. Ancak, önceki imgesinin, yani yalnızca uzaktan görünen imgesinin örtülü taraflarının açığa çıkmış oluşu, internette bulunmayan yazarın neden ciddiye alınamayacağını belirginleştiren güzel bir vak’a olmuştur. Mesela; şöyle bir bakıldığında, izlediği filmlerin, dinlediği müziklerin vasat altı bir skalada seyrettiği açıkça görülebilir. İşte tavsiyelediği birkaç film: Evil Dead, Nekromantik, Phantasma.. Cam Bonomo fanı olan bir yazar düşünün; rock, underground, sinema, hele ki Şiir...
Bir zorunluluk yok diye düşünülüyor, doğru elbet, ama temelde Yazı’yla iletişim kurulan bir mecrada, en önde yazarların olması gerekmez mi? Herkes kalsa da, yazar kayıtsız kalmamalı, okurlarının, milyonların arasına çırılçıplak karışma cesaretini gösterebilmeli. Evet, en çok da o göstermeli.
Helal olsun İskender’e...
Bir ara şuradan devam etmeli:
"Büyük magazinlerin gelişimi, ve küçük dergilerin yayın olanaklarını hemen hemen yitirmiş olması gençlerin ortaya çıkış, palazlanış koşullarını değiştirecektir. Böyle giderse gençlerin işi daha zorlaşır diyorum. Bugün bu yayın organlarının gençler için tek güvencesi, başlarındaki yöneticilerdir. Ya onlar değişir, yerlerine başka tutumda kişiler gelirse?"”
(Cemal Süreya, Gösteri Dergisi, Mayıs 1982)