Perşembe, Kasım 26, 2009

Bir film nasıl okunur?





Cevap: İdeal okuma mesafesi olan 25 cm'den.



hehea! şaka lan şaka.. bişiler yazcam da şimdi diil..ayrıca sherlock holmes gibi film izleyen delidir. salaklaşmayın..

Çarşamba, Kasım 25, 2009

Şampiyon Beşiktaş

Vedat başkandan harika bir kısa film!

Yönetmen: Şirin Soysal
Senaryo: Vedat Özdemiroğlu

Cumartesi, Kasım 21, 2009

David Koperfit

David Copperfield TR'ye gelmeden 1 hafta önce radyoda, Türkiye Hokkabazlar, Sihirbazlar ve Palyaçoların Haklarını Koruma ve Kumpanya Tertip Derneği Organizasyon İşleri İdare Amiri İsmail Taşdizer diye biri olmuş David Copperfield'a verip veriştirmiştim. Yayını arayıp "böyle uzun dernek adı mı olur!" diyen bir dinleyiciye derneğin kısa adınının TÜHOSİPAHAK-DER olduğunu söylemiş ve özür içinde kalan kendisine hayırlı akşamlar dilemiştim.

Pazar, Kasım 08, 2009

(18+) ‘The Matrix’ filminde Cinsellik ya da Biseksüalite Dünyayı Kurtarabilir mi?

(Beni yazmaya sürükleyen bir film hakkında, film biter bitmez internet üzerinde sıkı bir araştırmaya girişiyorum. Aşağıda yazılanlar öyle umuyorum ki, The Matrix filmi hakkında internette İngilizce ya da Türkçe, henüz söylenmemiş olanları içermektedir. Öncesinde ‘The Big Lebowski: Tüm zamanların adamı.' adlı yazımı okumuş olmak, okuyucuya büyük rahatlık sağlayacaktır)









The Matrix, üst düzey bir sanat eseri. Vizyona girdiği 1999 yılından bu yana hakkında çok şey yazıldı, söylendi. Bunun başlıca nedeni bana göre şuydu: The Matrix bir sanat eserinde mutlak suretle olması gereken ‘felsefe’nin sonsuz bir harmanıydı. Her usta filmin içinde mutlaka bir felsefe vardır. The Matrix, bir çok felsefi görüşü gövdesinde barındırarak sözü sonunda tek bir felsefeye getirmek gibi oldukça zorlu bir göreve soyunmuştur. Filmin bu özelliği üzerinden bir şeyler söylemenin filme haksızlık olacağı kanaatindeyim. Zaten böyle bir işe kalkışmak yazarını neredeyse tüm felsefe tarihini kapsayan bir yazı yazmaya sürükler ki böyle bir yazı filmin berbat bir tekrarı olmaktan öteye geçmez.


The Matrix, bir devrim filmidir. İnsanoğlunun kendisiyle, düzenle ve onu yaratan insanla olan savaşını anlatır. Güzel, peki böylesine büyük bir işe soyunan bir film bize aşk, sevgi ve cinsellik üzerine ne söylemektedir? Ya da söylemeli midir? Kesinlikle söylemelidir. O zaman bu üç filmlik seride insana dair bu 3 majör kavram nasıl ele alınmıştır? Her şey sadece Neo ve Trinity arasındaki masum bir flörtten mi ibarettir?


The Matrix, bu üç kavramı ‘da’ kullanmak şöyle dursun, bütün enerjisini bu üç kavramdan alarak büyür, devleşir. Neo’nun ‘yola çıkışı’ şehvetle başlar, aşkla sürer, sevgiyle rayına oturur ve yine şehvetle sona erer. Bunu söylerken bir insanın ya da dünyanın yazgısının tamamen buna bağlı olup olmadığını söylemiyorum, ama The Matrix
sanki bize bunu söylüyor...

Söyleyeceğim her şeyin yeni bir kapı açacağı korkusuyla, yalnızca bu sularda kalmaya özen göstererek bazı referanslar sunmaya çalışacağım. Bu referansları sunarken bu kez mümkün olduğu kadar minimal kalmaya özen göstereceğim. Bunu, göstermeye çalışacağım referansların okuyucu tarafından da yakalandığı anda, onların film içine
ne kadar ustaca entegre edildiklerinin görülebilmesi açısından önemli buluyorum.


1- Neo bir şirkette yazılımcı olarak çalışmakta, geceleri ise hackerlık (sistemle savaş, savaşma ihtiyacı) ve uyuşturucu satıcılığı yapmaktadır.
(Örneğin; Pulp Fiction ve Boogie Nights filmlerindeki satıcıları hatırlayın)

























uyuşturucu

2- İnternette tanıştığı Trinity, uyuşturucu kullanmaktadır. Neo’ya ‘follow the white rabbit’ derken Alice Harikalar Diyarında adlı roman için neredeyse kabul görmüş olan şizofreniye ya da uyuşturucu kullanımına bir gönderme olduğu açıktır. Neo kendisinden uyuşturucu satın almaya gelen gruptaki (Trinity'nin arkadaşlarıdır) bir kızın omzundaki beyaz tavşan dövmesini gördüğünde Trinity’nin sözünü dinler, grupla birlikte bir partiye doğru ‘yola çıkar’.















3- Partide Trinity, Neo’nun kulağına şu sözleri fısıldar: “Please. Just listen. I know why you're here, Neo. I know what you've been doing. I know why you hardly sleep, why you live alone and why, night after night, you sit at your computer. You're looking for him.” Bu oldukça enteresandır. Trinity Neo’ya aslında Neo’nun biseksüel olduğu imasında bulunur. Elbette filmin bütününde olduğu gibi çoklu okumaya oldukça açık bir sözdür, ve çoklu okunmalıdır. The Matrix çoklu okunmalıdır. Filmin orijinal senaryosunda bu sözlerden sonra Trinity’nin sözlerine şu tonda devam edeceği yazılıdır: There is a hypnotic quality to her voice and Neo feels the words, like a drug, seeping into him. Trinity, Neo’yu hipnotize eder. Bunu zaten en başta bilgisayardaki yazışmalarında ‘olacakları önceden bilme’ yeteneğiyle sağlamıştır.
















4- Ajan Smith ile ilk karşılaştıkları sorgu odasında, Ajan Smith ve adamları Neo’yu iğfal eder. Yeri gelmişken, Neo’nun diğer tüm karakterler gibi sembolik bir karakter olduğunu söylemek isterim. The Big Lebowski filminde Dude’un sistemce öpülmesiyle buradaki iğfal koşuttur. Ancak unutulmaması gereken, yine The Big Lebowski’de olduğu gibi bunun sadece sembolik olmadığıdır. Neo’da cinsel anlamda ‘herkesin’ çekici bulduğu, sahip olmak istediği bir şeyler vardır. The Big Lebowski’de Dude’a olan bu ‘özlem’ heteroseksüelken, The Matrix’de Neo’ya karşı biseksüeldir.












iğfal öncesi













iğfal anı

5- Bir gece Trinity ve iki arkadaşı Neo’yu bir köprünün altından arabayla alırlar. Arabadaki ‘böcek çıkartma’ sahnesi aslında bir oral seks sahnesidir. Burada Trinity hem Neo’dan istediğini almış, hem Neo’yu Ajan Smith’den kurtarmış hem de Neo’yu baştan çıkarmış olur. Sahne Neo’nun şu sözleriyle sonlanır: Jesus Christ! That thing’s real?!



























spermler















orgazm















prezervatif

6- Neo, Morpheus'un gemisine ilk kez geldiğinde önce kendisine uyuşturucu verilir, ardından Morpheus'la cinsel ilişkiye sokulur.

Trinity
: "I got a fibrellation." (
fibrellation: Pathology. uncontrolled twitching or quivering of muscular fibrils.)
Apoc: "Target is almost there. Lock. I got him!"










































Cinsel ilişki sonrasında
Morpheus: "Your muscles atrophied. We’re rebuilding them."



Filmin ilk yarısında Neo’nun hayatında meydana gelen önemli değişiklere alışması resmedilir.
Bu değişim Wachowski Biraderler’e göre:
(aynı görüşü paylaşan filozoflar, düşünürler mutlaka olmalı ama kim oldukları hakkında bir fikrim yok) Şehvetle başlar, şehvetle sonlanır. İnsan bedeni bir hiçtir. Önemli olan insanın düşünceleridir, ruhudur. İnsanoğlu mutlak özgürlüğe kavuşmak için Matrix’in tüm kurallarını, dayatmalarını yıkmalıdır. Matrix’in en güçlü ve son kalesi ise janrdan (gender) öte, cinsiyet (sex) ayrımcılığı, dayatmasıdır.


7- LOAD + Combat Training

load: * noun. a dose of drugs; an injection of drugs. (See also loaded. Drugs.) : She shoots a load every day or two.

* n. a drug supply; a stash. (Drugs.) : If his load dwindles, he gets more easily.

* n.a large purchase of heroin. (Drugs.) : I've scored a load that'll last me a few days.

(www.dictionary.com'dan)














Neo gemide koltuğa oturduktan sonra 'LOAD' kelimesi çok kez ekranda görünür, üç filmde de ayrıca kullanımları mevcuttur.
Combat Training disc'i uyuşturucudur, ve Neo önce Tank (kardeşinin adıysa Dozer'dir) sonra da Morpheus'la yeniden ilişkiye girer.














uyuşturucu, loading

Sonrasında şu diyaloglara dikkat edilmelidir:

Morpheus: How is he?

Tank: 10 hours straight. He is a machine!
Neo: I know kung-fu.

Morpheus: Show me.
Hit me. If you can...





























Daha fazla detaylandırmak yerine olayın çatısını oluşturup orada bırakmak istiyorum. Özetle dikkat çekmek istediğim noktalar şunlardır:


1- Neo uyuşturucu satıcısıdır ve bir gün yüksek dozda uyuşturucu kullanmaya başlar, başlatılır.

2- Neo, Morpheus ve takımıyla cinsel birliktelik kurar, Morpheus’la aralarında sevgi bağı oluşur.

3- Neo'nun zaman zaman Ajan Smith’le de cinsel birliktelikleri olur. Şehvete ne Ajan Smith ne de Neo karşı koyabilmektedir. Şehvet, statü tanımamaktadır. Ajan Smith'in mütemadiyen
Neo'nun peşinde oluşu Neo'yu Matrix'e sokmak istemesi kadar, Neo'ya olan şehvetinden de kaynaklıdır.

4- Filmde yumruk yumruğa (herhangi bir silah kullanmadan) yapılan tüm dövüş sahneleri cinsellik içerir.

5- Trinity’nin Matrix’deyken kalbinden kurşun yarası alması, onun Matrix’den birilerine 'de' aşık olabileceği anlamına gelir.

6- Film, başından sonuna dek Neo’nun cinsel anlamda ‘çekici’ oluşu üzerinden şekillenir. Diğer tüm felsefi kuramlar bu ana yapı üzerinden izleyiciye aktarılır.

7- Serinin son filminin son sahnesi, barış sağlandıktan sonra Ajan Smith ve Neo’nun ‘hayvanca’ seks yaptıklarını gösterir. Trinity, ölmüştür. Yani aşk bitmiştir. Yani aşk diye bir şey yoktur. Aşk, ölümlüdür. Aslolan, şehvettir.












“Everything that has a beginning has an end.”



Poetika

Yaşadım da yoruldum, bir ağır-işçi gibi
Uyudum da uyandım, binlerce kişi gibi

Bana düşünmek vardı, payıma onu aldım
İşledim de işledim bir hüner-işi gibi

Horlandı, beğenildi; inandım, alınmadım
Yolun geleceğini çizdim, geçmişi gibi

Zor dönemler olmadı-değil, olsundu, oldu,
Ne koştum ne de durdum, kaçak gidişi gibi

Bu konuyu burada bırakıyorsam birden,
Olmasın diyedir bir şeyin bitişi gibi.

Özdemir Asaf


Bu referanslar Neo, Trinity, Morpheus ve Ajan Smith
arasında üç film boyunca süregiden aşk, sevgi, cinsellik, ihtiras, kıskançlık, ihanet bazlı ilişkilere bir ışık tutmak için yeterlidir diye düşünüyorum.


Ve sanırım son olarak bu noktalara işaret ettikten sonra filmin merkezine koyduğu bu felsefeye dair kendi şahsi fikrimi de söylemem elzemdir. Bana göre bu görüş neresinden bakarsanız bakın oldukça güçlüdür. Sadece buna dahi çokça saygılı olduğumu peşinen söylemeliyim. Beni üzerine düşündürtüyor olması benim için yeterlidir. Bu zaten felsefenin birincil ödevidir. Felsefe cevap vermez, felsefe soru sorar.
Ben şahsen penis ve vajina için karşı cinste halihazırda bir organ bulunmaktayken böyle bir işe ‘sanırım’ soyunmam, soyunmadım. Yani bir heteroseksüelken, biseksüel olmayı düşünmem demek istiyorum. Sakın ola bundan gay ve lezbiyenlere saygı duymadığım gibi bir anlam çıkarılmasın. Burada zikrettiğim ‘sanırım’, söz konusu argümanın ‘dünyayı kurtarmak’ gibi oldukça ciddi bir sonuca dayandırılmasından kaynaklı. Daha önce olmamış, denenmemiş bir düzen hakkında şu andaki bildiklerimle yorum yapmaya kalkmak ahmaklık olur diye düşünüyorum. Ama "Diyelim öyle bir gün geldi ve kurtuluş bunda o zaman sen ne yapardın?" diye sorarsanız size o gün belki Cem Yılmaz’ın şu sözleriyle cevap verirdim: “Önce arkadaşların kaynaklarını görelim. Ben de o zaman coşarım zaten. Hehea!”



Ek 1:


Larry Wachowski (ortada), gaydir.


























Ek 2:

Natural Born Killers vs The Matrix

1994 yapımı, hikayesi Quentin Tarantino'ya ait bir Oliver Stone filmi olan Natural Born Killers'da Mickey ve Mallory'nin sistemle olan mücadelesi konu edilir. Mickey ve Mallory bu savaş için gerekli olan enerjilerini aşktan ve sevgiden alırlar. Film aşkın zaferiyle sonlanır. The Matrix'de ise; Neo her ne kadar yine gücünü Trinity'ye olan aşkından alır gibi görünse de, bu aşk günümüzde bilinen anlamından çok daha farklıdır. Neo'nun ruhu Trinity'ye ait olabilir, ama bedeni asla. The Matrix, sisteme karşı mücadele kadar Neo'nun ezberlenmiş aşk kavramıyla olan mücadelesini de anlatır.

Çarşamba, Kasım 04, 2009

burman studio

kesinlikle hakkı yenmiş bir korku-gerilim filmidir: Happy Birthday To Me - J. Lee Thompson (1981)

filmin oldukça başarılı olan makyaj efektlerini gerçekleştiren şirket ise: http://www.burmanstudio.com (Thomas R. Burman ilen Bari Dreiband-Burman)

'nip-tuck (çok) gerçek' diyenler için sitede bir de video mevcut...

Perşembe, Ekim 15, 2009

The Big Lebowski: Tüm zamanların adamı.


Onlar ki toprakta karınca,
suda balık,
havada kuş kadar
çokturlar;
korkak,
cesur,
câhil,
hakîm
ve çocukturlar
ve kahreden
yaratan ki onlardır,
destanımızda yalnız
onların maceraları vardır.

(Kuva-i Milliye Destanı, Nazım Hikmet)



"Bazıları Don Kişot, bazıları sadece Sancho Panza..."
Erkut Arcak (1971-2001)


Tüm sevgilerimle...


The Big Lebovski
. Sarsıcı, yıkıcı bir film. İçinde yaşadığımız dünyanın 2 saate sığdırılmış konsantre bir özeti. O kadar konsantre ki, film bittiğinde yarattığı patlamanın tesiri izleyiciyi darmadağın ediyor. Dünyadan aldıklarını, kendi yarattığı dünya içinde yeniden gözler önüne sererek, yine bizi bize gösteren büyülü bir film. Hoş, aslında her sanat eseri biraz bunu yapar. Coen Biraderler The Big Lebowski filmiyle, bir sanat eserine atfedilen ‘büyüklüğü’ yaşamın orta yerinden geçen omurgaya sımsıkı sarılarak yakalıyorlar. Böylelikle film, bu omurganın asalakları olan tüm yaşama ait kavramları yüksek bir ustalıkla işleyerek, izleyicisine, onun hayattaki rolünü ve durduğu yeri sorgulatan mükemmel bir anlam bütünlüğüne erişiyor.


Filmde karakterlerin çok sıkı fakat derinleştirilmeden işlenmiş oluşu, olan bitenleri gündelik yaşamın birer kesiti olarak izleme olanağı sunuyor. Film kendisini, gerçekleşen karmaşık olayların karakterler arasında neredeyse eşit etkileşim/bağlantılarla dağılımıyla ‘Dude’un başına neler gelecek acaba?’ ekseninde izlenme tehlikesinden başarıyla sıyırıyor. Olaylar zinciri izleyenin zihnini karıştırır gibi olduğu anlarda Dude’un ve diğer karakterlerin farklı repliklerle yinelediği ‘It's a complicated case’ benzeri cümleler izleyicinin yardımına koşuyor, ve onu filmi ‘gerçek’ bir zemine oturtma kaygısından sıyırarak, olan-biteni ‘sadece izlemesini' öğütlüyor. The Big Lebowski, ‘gerçeği’ arayanları en başından beri kendi sürreel dünyasına davet ediyor.

Giriş















Film, çölde rüzgarla sürüklenen bir çalı yumağını takip eden görüntüler üzerinde bir anlatıcının sesinden ‘The Dude’un (Jeffrey Lebowski) hikayesiyle açılıyor. Çöl - Los Angeles ve Deniz Kıyısı rotasını izleyen çalı, bize filmin akışı hakkında çok önemli ipuçları veriyor. Doğal ve kurak bir yaşamdan (sanayileşmemiş/modernleşmemiş/kötü işlenmiş/vahşi batı/köy toplumu) başlayarak, Los Angeles caddelerine (modern dünyaya) oradan da denize (özgürlük, gerçek değil asıl yaşam) ulaşarak son bulan minik bir gezinti...














Dude’la tanışıyoruz. Bir süpermarkette (deniz kıyısı planının hemen ardından, izleyicinin karşısına çıkan ürünler, markalar, modern yaşam; Los Angeles) oldukça salaş ve rahat giysiler içindeki Dude’un (moda karşıtı, umursamaz, just a ‘Dude’) 0.65$ için çek yazarak bir karton süt alışına tanık oluyor ve çok kısa süre içinde Dude karakteri hakkında oldukça fazla bilgiye sahip oluyoruz. Anlatıcının Dude’un bir ‘anti-kahraman’ olduğuna yaptığı vurgu/övgü (‘Cause what’s a hero?’ starlık (stardom), hayranlık (fandom) ve kahramanlık/rol-modellik kavramlarına olan bu kısa sorgu filmde daha da derinleştiriliyor) ve kasiyer kızın Dude’un kılığını/varlığını yadırgayan bakışları televizyondan gelen George Bush’un Körfez Savaşı ile ilgili sözleriyle tamamlanıyor: ‘...with them all for a collective action. This will not stand. This will not stand, this aggresion against Kuwait.’ Filmin bundan böyle neden söz edeceğinin zemini hazırlanmış oluyor: İnsanın modern hayat karşısındaki ‘yaşama savaşı.’ (Human Nature vs. Modern Life)


Gelişme

Hikaye,
porno film yapımcısı Jackie Treehorn’un adamlarının Dude ile Jeffrey Lebowski (Big Lebowski) arasındaki isim benzerliği yüzünden (dezenformasyon, manipülasyon, cehalet) Dude'un evindeki halıya işemeleriyle başlıyor. Big Lebowski ve Jackie Treehorn sistemin en tepesinde bulunan ve devletle iyi ilişkiler içinde olan patronları/oligarkları temsil ediyor. Dude’u evine çağırdığında öğrendiğimiz üzere Big Lebowski’nin başkanı olduğu vakıf (foundation) ise belki de filmde metafor olarak kullanılmamış tek öğe. Oligarklar tarafından sıklıkla kullanılan ‘pislik örtücü’ (bir ‘halkla ilişkiler’ elemanı) işleviyle filmde yerini buluyor. Ortada hiçbir zaman olmayan 1 milyon $’ın (para, güç, zaaf, korku, kullanma aracı, boş vaad) varlığından şüphe edilen anlarda devreye girerek olan bitenleri karmaşık hale getiriyor.

Dude
’un halısına işenmesindan sonra gelişen olaylar, kapitalizmin ‘insanı’ nasıl sömürdüğünü, özellikle de en berbat işlerini gördürmek için onu nasıl kullandığını anlatıyor. Kapitalizm, ‘kendi karısını geri getirmesi için’ (Bunny Lebowski) dahi insan kullanmayı seven ruhsuz bir canavar olarak ortaya çıkıyor (Dude: “you look for the person you benefit.-Lenin). En zayıf noktasından yakalanarak “Her life is in your hands” gibi insani bir sebebe inandırılan ve buna hayır diyemeyen Dude isyana ortak ettiği arkadaşları Walter ve Dooney ile beraber, tuzağa düşürülüyor. Onların ‘Fucking amateurs’ olmalarına ve bunu bilmelerine rağmen, kullanılmalarına engel olamıyorlar. Tecrübeleri, zekaları hatta Vietnam gazisi olmaları dahi ‘sistemin gücü’ karşısında çuvallamalarının önüne geçemiyor. Kaba kuvvet ise (bir motosikletliyi haklama planı, silahın yola düşerek kendi arabalarını vurması ve ağaca toslaması) isyan için yanlış bir seçim oluyor. İlerleyen zamanlarda bir şeylerin yanlış gittiğini fark eden Dude ise artık çok geç kalıyor, boynunda asılı olan ‘büyük telefon’ (Big Brother) sürekli çalıyor, Dude’u izliyor, Dude’u istiyor.


Dude’un evindeki halının yerine, Big Lebowski’nin malikanesindeki (çalının yolculuğundaki Los Angeles) halıyı alarak evine sermesi, öncelikle Dude için yaşama sebebi olan (üslup, onur, özgürlük, insan hakları vb.) kavramların üzerine sistemin işemesi anlamına geliyor. Buna baş kaldıran, kabul etmeyen Dude ise Big Lebowski’nin evindeki halıyı alarak kendi evine seriyor, böylelikle kendisini sistemden tüm gücüyle soyutlama çabasında olmasına rağmen, sisteme bir yerinden bulaşmış oluyor. Bu halıyı alarak evine sermesi, isyan anlamına geliyor ve bunu öğrenen sistem Dude’u yok etmek istiyor.


Şömine başındaki ikinci Lebowski-Dude konuşmasında, ister sağlıklı, ister engelli olsun, başarı/para/doğru/hedef/güç gibi kavramlara bağlı bir taş kafalı ile sadece yaşamaya çalışan bir ‘ahbap’ arasındaki diyaloğa tanık oluyoruz. Dude’un ‘bir erkeğin testislere sahip olması gerektiği’ yorumu ise erkek egemen dünyaya ve erkeğin tek baş edemediği/yok sayamadığı/söz geçiremediği kavramın/nesnenin penisi olduğuna dikkat çeker. Bunny'yi geri getirmek için yola çıkmasının altında da büyük ölçüde bu dürtü yatar. Karısının kaçırıldığını söyleyen birisine ‘this is bummer’ demesi ise, yani bunun yalnızca o an kullandığı uyuşturucunun etkisini bozan bir iş olduğunu söylemesi, nihilist karakterinin, ve eş anlamda ‘sisteme ait olan her şeyi’ manasız bulmasının doruk noktasıdır.


I vs. We.

Sistemin özellikle son yıllarda sürekli olarak pompaladığı birey olmak/ biriciklik/ individualism/ objektivizm (Ayn Rayd) felsefeleri filmde zekice eleştirilir. George Bush’un televizyonda Irak’a karşı ‘kolektivist’ hareketi destekleyen konuşması, iş sisteme karşı olan savaşa geldiğinde tam tersine döner. Sistem; kardeşlik, dostluk, aşk, sevgi, beraberlik, birlik olmak gibi kavramları yıkarak varlığını koruyabilmek için, Dude’un özellikle ‘yalnızlaştırılmış birey' olmasını ister. Dude ‘we’ dediği her an, korkutularak sindirilir.


Bowling Salonu


Filmin büyük bir çoğunluğuna ev sahipliği yapan bowling salonu, halkın yaşam alanı oluyor. Bowling oynayanlar sistemce sömürülen, sürüleştirilmiş halkı, bowling salonu çalışanları işçi ve köylü sınıfı, hiçbir zaman bowling oynarken görünmeyen ama sürekli olarak salonda zaman geçiren Dude ise halktan, insanlıktan yana ve fakat onlar gibi olmayan, kendi dünyasını, üslubunu yaratabilmiş sıradışı bir kimliği temsil ediyor. Bowling toplarının sürekli yuvarlanması, labutları aynı şekillerde devirmesi (strike, tamahkarlık, küçük insanlar) halkça yaşanan hayatın oldukça sıradan, tek tip oluşunu anlatırken, labutları yerine koyan mekanik sistem (bkz. Charlie Chaplin, Modern Times) ise tüm bu sıradanlığın arkasında/gizli insan yapımı (human-made) bir düzenin olduğunu anlatıyor. Bowling salonu, diğer bir ifadeyle, filmin başındaki çalının yola çıktığı çöl olmuş oluyor.










































Sırasıyla: İşçi, tarlasını süren köylü ve sistemin çarkları

Pornografi

Filmde en önemli rolü üstlenen ‘pornografi’ kavramını doğru anlamamız filmin tüm örgüsünü ve karakterleri tanımlayabilmemiz açısından oldukça önemlidir. Pornografi kavramı, modern dünyanın sömürüsünün doruk noktasını simgeleyen güçlü bir metafor olarak filmde kullanılıyor. Porno filmlerde oynayan herkes sistemce ‘öpülen’ kişileri gösterirken, diğer kişilerin porno filmlere olan tüm tutum ve davranışları kişilerin bu sömürüye olan bakış açılarını ve sistemle olan ilişkilerini açıkça ortaya koyar. Örnekle; Dude, Jeffrey Lebowski’nin kızı olan Maude Lebowski’nin kendisine izlettiği porno filmdeki tamircinin gerçekten tamir yapacağını sanıyor. ‘Johnson’ nedir bilmiyor. Dude, porno nedir bilmiyor. Ama ‘fuck’ kelimesini de ağzından eksik etmiyor. Bu çarpıcı ayrım Dude’un aptal ya da saf olmadığını ve pornonun filmdeki anlamını açıkça gün yüzüne çıkarıyor. Aslında pornografi yerine buna pekala doğrudan ‘cinsel ilişki’ de denilebilir, zira filmde cinsel ilişkinin olduğu her yerde patron-köle ilişkisi vardır.



Karakterler


Bunny Lebowski. Jeffrey Lebovski’nin karısı. Nemfomanyak, para düşkünü bir gecekondu kızı. Zengin kocasından daha fazla para koparabilmek için bir porno film yapımcısıyla (Jackie Treehorn) anlaşarak kendisi için fidye istetir. (Kara para ilişkileri, para için her şeyi yapan insanlar)

Maude Lebowski. Jeffrey Lebowski’nin kızı. Bir gece aniden Dude’un evine adamlarıyla gelerek annesine hediye ettiği halıyı alır ve Dude’u ‘öper’. Dude’un ‘büyük penisi’ Maude’un onu ‘öpmesi’ için ona göre yeterli bir sebeptir. Maude, Dude’u iğfal eder. Daha sonra Dude’un spermlerini doktoruna kontrol ettirerek onaylatan Maude, Dude’dan hiçbir izin isteme gereği görmeden ondan spermlerini ‘alır’.

Maude karakteri üzerinden son yılların yeteneksiz, ahmak ve kokuşmuş sanat camiasına da ağır bir gönderme vardır. Maude ve benzerleri, feminizm dalgası üzerinde nereden geldikleri ve ne yöne gittikleri belirsiz kadın sanatçıları ve sadece kendilerine meşgale olsun diye sanatçı sıfatını (tıpkı Lebowski gibi ‘zor kullanarak’) taşımakla içlerindeki boşluğun önüne geçme sevdasındaki sanatçıların aslında birer taş kafalı olduklarını sert biçimde ortaya koyar.


Brandt. Jeffrey Lebowski’nin yardımcısı. Oligarkların dalkavuklarını (günümüz medyası, parti yandaşları vb.) simgeler. Brandt’in gay oluşuysa filmdeki pornografi kavramı ışığında ele alındığında, onun da ‘kendini öptürenlerden’ olduğunu bize gösterir.

‘Öpülmeyenler’ sadece oligarklar, devlet ve onun kolluk kuvvetleridir.














Jesus












Walter

Walter, Jesus ve Dooney. Halktan/çölden karakterler. Dünyayı şekillendiren ve sistemi besleyen iki majör kavram olan milliyetçilik ve din kavramları Walter ve Jesus karakterleriyle ele alınır. Dude’un bowling salonunda Jesus’un iyi oynadığını söylemesi üzerine, Walter’ın ‘Yeah, but he's a fucking pervert, Dude.’ demesiyle; ‘din’in bireyin tüm pisliklerini örtme amaçlı kullanılması, bireye büyük bir özgüven bahşetmesi, sosyo-ekonomik anlamda onu olduğundan daha üst bir seviyeye çıkarması (mor, şaşalı giysiler, din gösterişi, 'kitsch') durumları kusursuz bir biçimde özetlenir. (Jesus: ‘Nobody fucks with the Jesus’)


Walter ise, ‘milliyetçilik’ kavramının hayatta nasıl bir anlam kazandığını gösterir. Örneğin Walter, kahve içtiği cafede garsonu tersleme, yüksek sesle konuşma ve benzeri hakları büyük bir özgüvenle kendisinde bulur. Aşırı milliyetçi oluşu, Walter’u, zeki birisi olmasına rağmen, rasyonel düşünceden her zaman mahrum bırakır.












Dooney the Good

Dooney.
Halk kanadının diğer bir üyesi, Dude ve Walter’ın arkadaşı. Dooney, sürüleşmenin ve korkaklığın getirdiği ahmaklaşmanın sembolüdür. Son derece saf ve iyi birisi olmasına rağmen bunlar bu düzen içinde hayatta kalabilmesi için yeterli değildir. Dooney, sistem karşısında kendisini geliştirememiş olmanın, rasyonel düşünceden uzak oluşunun faturasını
Authoban grubu üyeleriyle bir kavga sırasında (faşizm) hayatıyla öder. Varlığı, ancak öldüğünde hissedilir.

Buraya bakın, burada, bu kara mermerin altında
Bir teneffüs daha yaşasaydı,
Tabiattan tahtaya kalkacak bir çocuk gömülüdür
Devlet dersinde öldürülmüştür

(Meçhul Öğrenci Anıtı, Ece Ayhan)


The Good, the Bad and the Ugly vs. The Big Lebowski

Bu üç karaktere bakarak, Sergio Leone’nin The Good, the Bad and the Ugly filmine de bir gönderme olduğunu söyleyebiliyorum. Bu filmde ‘halk tarafından’ yok edilerek cezasını çeken karakter ‘The Bad’ olurken, The Big Lebowski’de belki de en ‘iyi’ olan Dooney yok edilen karakter oluyor. Sistem için ‘The Bad’ olan Dude ise hayatta kalıyor. İki filmi tersten bir mukayeseye sokabiliyorum.


Dude’un Rüyaları

1. rüya:















Yukarıda bahsettiğim, Maude’nin adamlarıyla Dude’un evine yaptıkları baskın sırasında Dude’un bir yumrukla bayıltıldığında gördüğü rüya. Bu rüyada Dude, Maude’yi Jeffrey’in malikanesinden aldığı ve üzerinde uzanmakta olduğu halının üzerinde uçarken görür. Kendisi de, uçarak değil yüzerek (ıslaklık-seks), kendisini takip etmektedir. Maude’den hoşlandığı ve o anki halinden de epey hoşnut oluşu suratındaki ifadede açıkça görülür. Ardından bir anda elinde beliren bowling topunun ağırlığıyla yere/karanlığa hızla düşüşü ve yüzünde oluşan panik ifadesi öncelikle Maude’yle arasındaki sınıfsal ayrımın bilincine erişine (zengin kız, fakir erkek), sonrasında Maude’nin kendisini ‘öpmesi’ ile yaşadığı ejekülasyon sonrası depresyona ve Maude’nin ‘işini bitirip çekip gitmesine’ işaret eder. Bu okuma ilk bakışta anlamsız gözükse de, yaşanan cinselliğin sembolik daha doğrusu yarı-gerçek olmasıyla anlam kazanır. Başka türlü Dude’un Maude’nin evine yaptığı birinci ziyarette, sperm kontrolüne gönderilmesi bir açıklığa kavuşamaz. Koyu bir ‘feminist’ olan Maude, diğer ifadeyle ‘erkeğe eş değer’ bir figür olan Maude, baygın halde yatan Dude’u ‘öpmeden’ oradan ayrılmış olamaz. Dude’un büyük penisine hayran olmuş, ve ondan bir çocuk sahibi olmak ihtirasına bürünmüştür. Bununla beraber, Dude’un penisine söz geçirememesini yeniden hatırlar ve bowling oynayanların neredeyse tamamının erkek olduklarını da buna eklersek, feminizm vs. erkek egemen dünya bahsinde oldukça sıkı bir açılıma varırız.


2. rüya.




























İlk ‘rüyasında’ sadece Maude tarafından öpülen Dude’un ‘büyük namı’ kulaktan kulağa yayılmıştır. Porno film yapımcısı Treehorn’a yaptığı ziyaret sırasında gelen telefonda Dude’un kendisine ‘borcunu’ penisiyle ödeyebileceği bilgisi ulaşır (arayan yüksek ihtimalle Maude’dir, rüyada da yer alır). Treehorn’un gözleri parlar. Bu rüyada Dude artık Dude değil ‘The Dude’dür. Porno yıldızı yapılmış ve yüzlerce kadına ‘öptürülmüştür’.

Bu iki rüyayı destekler nitelikte üç metafordan daha bahsetme gereği duyuyorum:















Özel Dedektif Brother Shamus

1- Anlatıcı ve Brother Shamus-Dude Diyalogları


Bunny’nin ailesi tarafından Dude’u izlemekle görevlendirilmiş özel dedektif Brother Shamus ve filmde kovboy kostümüyle görünen anlatıcının Dude’a: ‘Bir şey söylememe izin ver. Tarzına hayranım. Her taraf adına da oynuyorsun.Herkesi idare ediyorsun. Mükemmel bir işçilik.+ Anlatıcı: Do you have to use so many cuss words?’ demeleri esasen tüm bu olan bitenler sırasında Dude’un mütemadiyen ‘öpüldüğünü’ ve ünlü bir porno yıldızı yapıldığının altını çizer. Dude, bu sözlere bir anlam veremez çünkü bundan haberdar değildir. Dude, ‘bilinçsiz’ (unconscious) ve oldukça da ünlü bir porno yıldızıdır.
















White Russian.














Bira.


2- White-Russian vs. Bira


Film boyunca Dude’un elinden neredeyse hiç düşürmediği White Russian kokteyli sütle hazırlanmaktadır. Süt, beyazdır. Dude içkisini hazırlarken sütü koklar. İçtikten sonra bıyıklarında beyaz bir süt lekesi kalır. Barmenden bir keresinde “Give me a Caucasian" diyerek White-Russian ister. ‘Caucasian’ kelimesiyse ‘cocaine’ kelimesine fonetik olarak çok benzemektedir.


Bir önemi var mı? Bana kalırsa var. Paul Thomas Anderson’un Boogie Nights filminde porno film sektörünün perde arkası tüm çıplaklığıyla anlatılır. Bu sektörde ‘cocaine’, motordur. Dude’un bilincini yitirdiği anlar sıklıkla White-Russian içtiği anlara denk düşerken, Threehorn’un elinden içtiği White-Russian sonrasındaysa artık tamamen bilinçsizdir. Yanısıra, White-Russian, bu şekilde okunsun ya da okunmasın, filmin sürreel atmosferinin baş oyuncusudur. Dude’u diğerlerinden ayrıştıran, Dude’un sakin ve soğukkanlı karakteriyle özdeşleşen mükemmel bir art direksiyon unsurudur. Dude, sistemle başını belaya sokmadan önce yalnızca marihuana ve bira içmektedir. Sınıflar ayrımı-çatışması ve Dude'un 'değişimi' White Russian vs Bira+Marihuana (Çiçek Çocuklar, 68 kuşağı) ile sembolleştirilir. Filmin ‘fan’ları tarafından Dude’un resmi içkisi olarak kabul gören ve büyük sempati toplayan White Russian, ne yazık ki, Dude’un içkisi DEĞİLDİR. Filmin de üzerinde durduğu ‘hiçbir şey göründüğü gibi değildir’ temasını destekleyen trajikomik bir aldanmadır. Coen Biraderler, bir taşla çok kuş vurmuştur...














Oje.

3- Oje.


Bir sahnede Dude, bowling salonunda tırnaklarına oje sürmektedir. Dude’dan kesinlikle beklenmeyecek bu hareket bize oje kullanan diğer iki kişiyi anımsatır: Bunny Lebowski ve Jesus. Burada oje, çok öpülenlerin bir alameti farikası ve ‘zorla benzeşmek’
kaygısı (moda, marka tutkusu vb.) olarak yorumlanabilir. Dude oje sürdüğü esnada, bir porno yıldızıdır.


Final: Dude vs. The Dude vs. Nihilizm


Bitirirken, The Big Lebowski’de nihilist olarak nitelenen herkesin aslında nihilistlikle bir ilgilerinin OLMADIĞINI da eklemek isterim. Bunlardan Jackie Treehorn, ki nihilist olduğunu söyleyen Dude’dur, porno film yapımcısıdır, yani oligarklardandır. Nihilist olduğundan hiçbir şekilde söz edilemez. Yine filmdeki karakterlerce nihilist oldukları sanılan Authoban adlı eski müzik grubu, yeni porno film oyuncularının durumuysa Bunny Lebowski’nin durumuna denk düşer. İyi müzik yapmalarına rağmen piyasa müziği yaparak para kazanma hırsıyla sanatlarından ödün veren müzisyenlere benzerler. O kadar öyledir ki, grubun solistinin sevgilisinin ayak parmağını dahi keserler. Bizi burada ilgilendiren nokta, Dude’un ve arkadaşlarının bu kişileri nihilist sanıyor oluşlarıdır. Sebebi de ancak sıkı bir medya eleştirisiyle örtüşebilir. Evet; hiçbir şey, göründüğü gibi değildir.

Sosyo-ekonomik açıdan bakalım ya da bakmayalım, film bize Bunny’nin sistemin kollarına kendi arzusuyla (conscious) girmiş bir insan olduğunun da altını çizer. Devamla, Dude’un kaderi de tıpkı Fawn Kneutson’un Bunny Lebowski adını alarak iki anlamda da bedenen/fiziken/madden bütün bir varlığının (existence) kullanılması/becerilmesiyle uyuşur. Sistem, tuttuğunu ‘öper’. Dude da, ürünleştirilir, ‘The Dude’ olur. Yani sistemi en boşlayan/umursamayan/dışında kalmak isteyen kişi dahi, sistemden kendisini kurtaramamakta, bilinçsiz olarak (unconscious) da olsa kendini sistemin çarkları arasında bulmaktadır. ‘Bunny’ ile ‘The Dude’ arasında hümanizmadan, bilgiden, güzel insan olmaktan doğan bir bilinçlilik ayrımı vardır. Bu ayrımdan dolayı sisteme kendisini ‘öptüren’ Bunny bunu yalnızca para ve seks uğruna ‘bilinçlice’ yaparken, Dude, ‘bilinçsizliğinin’ kurbanı olmakta ve ‘öpülmektedir’. Buna da aldırmayanlar, işte onlar gerçek nihilistlerdir, ve her şeye rağmen ‘orada bir yerlerde olduklarını bilmek ve daha da çoğalacaklarını ümit etmek’: Güzeldir.

(Dude: ‘Yeah man, the Dude abides.’)


Filmin başından sonuna dek kullanılan The Big Lebowski= Jeffrey Lebowski=Big Brother eşleşmesi filmin anlatıcısı tarafından film sonunda asıl anlamını bulur. ‘Big’ ünvanı yüreği de penisi gibi büyük olan Dude’a ithaf edilir.

Dude
, The Big Lebowski’dir.


DALGACI MAHMUT

İşim gücüm budur benim,

Gökyüzünü boyarım her sabah,

Hepiniz uykudayken.
Uyanır bakarsınız ki mavi.

Deniz yırtılır kimi zaman,
Bilmezsiniz kim diker;

Ben dikerim.

Dalga geçerim kimi zaman da,
O da benim vazifem;

Bir baş düşünürüm başımda,

Bir mide düşünürüm midemde,

Bir ayak düşünürüm ayağımda,

Ne haltedeceğimi bilemem.


Orhan Veli



Ek 1: The Big Lebowski, anlatıcının filmin başında söylediği üzere, Dude’un değil ‘The Dude’un hikayesidir. 'Öpülen Dude’un hikayesidir. Öyleyse filmin en başında evine gelen iki tane çapulcu gerçekten de Jeffrey Lebowski’nin koskoca malikanesine baskın için yola çıkmış olabilir mi? Akla yatkın değil... Dude siyasi geçmişinden dolayı, sistem tarafından oyuna getirilerek öpülmüştür. Süpermarkette 0.65$ için çek yazması ve çekin üstüne balina resmi çizmiş olması (bir sahnede küvette dinlediği albümün adı 'Song of the Whale'dir) sembolik anlam taşır. 'Şüpheli', anarşist bir şahıstır. Yok edilmelidir. Filmin ana hikayesi budur.

















Ek 2:









Dude, filmin sonunda yeniden bira içerken.


Ek 3: "Sistemler rasyonelleştikçe, insan irrasyonelleşiyor."

"Çağdaşlaşma her genç kızın başına gelmesi gereken şeyin, her genç erkeğin başına mutlaka ve inşallah gelmesi gereken süreçtir" - Ünsal Oskay.


Saygıyla...


Ek 4: Dude ve Walter'un, Dude'un arabasında buldukları 15 yaşındaki bir çocuğa ait olan ev ödevinden yola çıkarak, çocuğu hırsız sanarak evine gitmeleri ve ardından Walter'ın öfkeyle başka birisinin arabasını parçalaması, ve o kişinin de Dude'un aracını parçalaması, aslen Dude'un tıpkı Jeffrey Lebowski ile isim benzerliğinden ötürü başına gelenlere benzer. Dezenformasyon ve cehalet her zaman kaba kuvvetle ve hayal kırıklığıyla sonuçlanır. Ve evet yine: Hiçbir şey göründüğü gibi değildir.


Ek 5: Paranoyak bir yaklaşımla; çocuğun babasının bir Western dizisi olan 'Branded'in senaristi Arthur Digby Sellers oluşu şöyle de yorumlanabilir: Maude'nin Dude'a izlettiği filmde olduğu ve Treehorn'un da dediği gibi 'porno filmler' oldukça gülünç senaryolara sahiptir. Bu yüzden sistem Arthur Digby Sellers'dan Dude için sıkı bir senaryo kaleme almasını istemiştir. Jeneriği Western karakterlerle hazırlanmış olan The Big Lebowski, Dude'un porno filmidir. Yazarı, Arthur Digby Sellers'dır.

Walter'ın dizinin hayranlarından oluşu ve Dude'un ise polis aracında Branded'teki şarkıyı söylemesi de buna eklendiğinde, yeniden sıkı bir medya eleştirisine varılır. Halk medya kanalı ile kandırılmakta ve öpülmektedir.


Pazartesi, Ekim 12, 2009

bip!

'bülbülüm gel de dile' oral seks temennisi gibi sanki :l

Cumartesi, Ekim 03, 2009

tv hastası

1- vodafone'un tugay'lı reklamı üzerine ne konuşuldu bre. ama konuşulacak bir şey varsa o reklamda o da tugay'ın ırıspı sarısı saçlarıyla üzerindeki goyneğin muhteşem uyumudur.

2- asıl siz hakkı devrim'li vodafone reklamına dikkat kesiliniz. nasıl oynuyor ama haci? güzel di mi? e güzel oynaması bi şey anlatmaz mı şimdi sana? normalde de rol kesiyor bu adam lan anlasana dilyumak!

3- flash tv'de gece 3-5 nöbetlerinde 'rüyanız hayrolakoysun' nam bir poroğram var. kadın bildiğin canlı fal bakıyor. noluyo lan?! (ince: bi ara geğirdi)

4- zuhal topal komik kadın vesselam. izdivaçtaki performansı müthiş..

5- 2 gün önce, onca önemli haberin arasında kanald haberin 2. haberi: iran'ın yeni füzeleri istanbul'u vurabilir. la yörü!..

Cuma, Ekim 02, 2009

İnternet korsanları. Kim bunlar?

Korsan yasasının nasıl olması gerektiği, mp3’ün, video formatlarının vb. medyaların İnternet kanalı ile yayım/paylaşımının yasal olup olmadığı tartışmaları uzun süredir güncelliğini koruyan bir konu. Bir taraftan yapım şirketlerinin –doğal olarak- paniklemesi ve diğer taraftan bu medyalara ücretsiz olarak ulaşabilmenin keyfini süren ve yaptıkları eylemin paylaşım olduğunu savunan İnternet kullanıcıları (halk?) arasında gidip gelen bir muamma...

Sanırım söze önce şunu açıkça söyleyerek başlamalı: İnternet veya başka iletişim kanallarıyla fikri veya sınai bir eserin sahibinin izni olmadan çoğaltılması ve paylaşımı %100 suçtur. İşin bu kısmı en ufak bir tartışma götürmeyecek kadar kesin. Kapitalist bir sistemde ‘üretim’ daima ‘satış’la karşılığını bulan bir faaliyet olduğuna göre, bu konu üretici/yapımcıları aslında bunun masum bir paylaşım olduğuna ‘ikna ederek’ çözülebilecek bir konu değildir. Zorlamak, abesle iştigaldir.
Sistemin kuralları çok açıktır ve ‘hukuken’ de meşrudur: Parayı veren, düdüğü çalar.

Peki yapımcılar haklıysa, o zaman kim haksız? 6 kardeşiyle Erzurum’un gecekondularından birinde oturan, yövmiyesinden artırarak biriktirdiği 200$ ile kendine bir I-Pod satın almış ve bedeninde biraz derman bulduğu yorgun gecelerde mahallesindeki internet cafeye giderek I-Pod’una Cem Karaca’nın Tamirci Çırağı şarkısının mp3’ünü yükleyen on altı yaşındaki genç mi haksız? Cem Karaca’nın oğlu, karısı, ya da plak şirketi mi bu eylemden rahatsız? Kim rahatsız, kim haksız? Cem Karaca şarkılarını bestelerken “Hah! Bu çok güzel bir şarkı oldu. Bu kasetim milyonlarca satar, ben de cebimi doldururum, yoo pardon..şuradaki kelimeyi değiştirmeliyim, araya bir ‘eller havaya’ eklersem daha çok satar şüphesiz!” gibi bir düşünce içine girmiş miydi acaba? Yarın bir gün İnternet diye bir şey çıkarsa şarkılarımı herkesler bedavadan indirir/çoğaltır/paylaşır ve ben de karnımı doyuramam, aç kalırım, biterim, mahfolurum diye aklından hiç geçirmiş miydi? Yoksa Cem Karaca ne olursa olsun sadece birilerine, ve mümkünse milyonlarca, milyarlarca insana ulaşabilmek için mi almıştı gitarını eline?

Bakın, dikkat ediniz. Şu anda bu tartışmayı harlayanlar, yolu sanattan değil paradan geçenlerdir.
Düşünelim; bir müzisyen, düzeltiyorum bir sanatçı, geceler boyu uykusuz kalarak , ailesini, sevgilisini, dostlarını, herkesleri, faturalarını unutarak, rüyalar kabuslar içinde dolanarak, acaba şu 10 tane notadan hangilerini seçsem de ah şu derdimi anlatabilsem diye odalarda dört dönerek, yırtıp, bozarak, silerek, yakarak, çokça düşünerek, tartarak, beyni zonk zonk zonklayarak, do’nun yanına sol mu fa mı gelmeli diye aylarca aklını yitirerek, deliler gibi haykırarak, ağlayarak, ortaya koyduğu bir eseri 3-5 milyar, trilyonlar için mi yaratır?

Peki ama bu sanatçılar nasıl geçinecek? Bu sorunun cevabını sanatçılar ve sanatsever insanlar için değil ama öyle geçinen ve panik halinde olan kurbağalar için de vermek durumundayız: Bakın neler yapabilirler.. Mesela ücreti peşinen ödenmiş belediye konserleri verebilirler, geceliğine 10.000$ ödeyen barlarda sahne alabilirler, sinema salonlarını doldurabilir gişe rekorları kırabilirler, , televizyonları, gazeteleri, dergileri kullanarak sıklıkla reklamlarını/PR’larını yaptırabilir, D&R’larda kitaplarını en önlere koydurabilirler, güzel paralar alarak talk-show’lara katılabilirler, bayi toplantılarında 30.000$’a muhteşem eserlerini icra edebilirler, panellere, seminerlere yüksek meblağlar karşılığı konuşmacı olarak katılabilirler, marka konferanslarında inanılmaz yaşam felsefelerini anlatarak para toplayabilirler, reklamlarda oynayabilirler, dizilere-filmlere konuk oyuncu olabilirler, parayla röportajlar verebilir, evlerinin kapılarını gazetecilere açabilirler, bir açılışta giydikleri kıyafetlerle, takılarla sponsorluk kapabilirler..neyse tamam yoruldum.. daha da yetmiyorsa internet üzerinden ‘ürünlerini’ satsınlar tamam ne diyebiliriz ki? Ama alıcıları çıkmaz diye bu kadar korkmasınlar..

Hala tartışıyorlar, doyamadılar. Böyle bir ‘tehdit’ var, acaba bunu nasıl yönetir de avantaja çeviririz diye götleri üçbuçuk atıyor, gözlerine uyku girmiyor. Milletin anasına bacısına pandik atıp da mahalleli tarafından büyük dayak yemiş, ağzı burnu kırılmış ama kaçarken hala ana avrat küfreden it kopuklar misali ‘dur mp3 ü parayla satalım, dur şuna paylaşım vergisi koyalım..dur şu yasayı genişletelim..yok dur şu siteleri bir kapatalım..’ diye sivri önerilerle kendilerine yepyeni pazarlar açmaya soyunan dangalaklara tekrar söylüyorum, kendi dangalaklıklarınızın altında langadank kalacaksınız.


İnternete gelene kadar üretilen tüm iletişim araçları (telefon, telsiz, radyo, televizyon vb.) sistemi beslemek için ‘halkın kullanımına açılan’ iletişim araçlarıdır. Asıl mevcudiyetlerini halkın haber alma özgürlüğüne, kolay iletişim kurabilmesine, insan hayatını kolaylaştırmaya vb. şeylere borçlu değillerdir. Bunlar, sistemin kendi varlığı ve savaşı göz önüne alındığında devede kulak kalır.
(bkz. Facebook: ilkokul arkadaşlarıyla irtibat kurma mı yoksa ‘halkı’ elde-avuçta tutma mı?) Teknoloji ve iletişim araçları her şeyden önce sistemin devamını sağlamak ve gücünü korumak için vardırlar.Gelin görün ki internet bu sistemin yarattığı bir Frankenstein’dır. Çünkü interaktiftir, ve içinde sadece alınan iletilerle beyni yıkanan değil aynı koşullarda kendi düzenini yaratabilme gücüne sahip özgür(?) bir ‘halk’ vardır.

Çözüm mü, aslında söylediklerimde saklı. Yine de söyleyeyim. Yaşanan bu delilik kapitalist sistemin kendi denizinde boğulmasına son derece açık ve net bir örnektir. Tıpkı hiç bitmeyen ekonomik krizler gibi, güneydoğuda 15-18 yaşlarındaki kızların intihar edişleri gibi, kırlarda uçurtma uçuracak yaşta fabrikalarda somun sıkan çocuk işçiler gibi, kapitalist sistemin kendi yarattığı ve hiçbir zaman çözmesi mümkün olmayan sorunlardan bir tanesidir.
Sanat, insanlık, dostluk, kardeşlik, aşk, sevgi ‘ürün’ değildir, hiçbir zaman da olmamıştır, olamaz, olmayacaktır. Yaşanan telaş bu bok kafalıların yıllarca ‘ürettikleri’ boktan şarkıları, filmleri artık ‘satamayacakları’ korkusudur. Yani bu korku, yıllarca televizyonlarda orda burda ‘ben sanatçıyım’ diye geçinen edepsizlerin yüreksizliğinden başka hiçbir şey değildir. Bu edepsizler, bu sistemin ‘satsın’ diye ‘ürettikleri’ figürlerdir ve yine aynı sistemin ürettiği İnternet bu gibilerin tüm planlarını altüst etmeye gebe bir iletişim aracıdır.

Gerçek sanatçı, zengin olmak değil karın doyurma derdinde olan, ürettiklerinin paylaşılmasından korkmayan ve işte yalnız ve sadece bununla da başı göğe eren insandır. Gerçek sanatsever ise bir sanat eseriyle yaşadığı o muhteşem çarpışmanın bedelini –cebinde parası varsa- sanatçısına gözünü kırpmadan seve seve ödeyen insandır. Bir şiir kitabınının korsanını satın almayan, ama arşivinde Metropolis filminin korsanını da bulundurmak isteyen insandır. Bu ikisi arasındaki ayrımınsa, herkesten çok daha fazla farkında olan insandır. Evet, bitirelim:

“İnternette paylaşıma evet!” diyen sanatçılar,

Biz buradayız,

Siz neredesiniz?


YALINAYAK ŞİİRDİR

1.Biz tüzüklerle çarpışarak büyüdük kardeşim

Emrazı Zühreviye Hastanesi'ne kapatıldı anamız

Adıyla çalışan ermiş Sirkeci kadınlarındandır

Şeker atar hâlâ mazgallardan Cankurtaran'da

Acı Bacı'nın acı bilmez uçurtma çocuklarına

Yıl sonu müsamerelerine kimler çıkarılmaz?


2.Velhasıl onlar vurdu biz büyüdük kardeşim

Babamız dövüldü güllabici odunlarla tımarhanede

Acaba halk nedir diye düşünür arada işittiği

Dudullu'dan tâ Salacak'a koşarak alkışlayalım

Fazla babalarıyla dondurma yiyen çocukları

Hangi çocukların neye imrenmesi yalınayak şiirdir?


Ece AYHAN

Perşembe, Eylül 17, 2009

internetle bugün tanışan adam no:1





















He he he. Ben çok güldüm bu resime.
< head / asp. an error occured 108

 
© 2008 Bu sitedeki eserlerin tüm hakları Genel Kurmay'a aittir. Hadi kullan bakiim yiyosa..