Pazartesi, Haziran 24, 2013

Dar Kapılar, Melih Cevdet Anday


Acı ve utanç duygularını yan/a/yana yaşadığımız bugünlerde, şairin bundan 37 yıl önce kaleme getirdiği denemesinden olduğu gibi alıntılıyorum. Tanrı hepimizi affetsin:

“…Ülkeyi kapitalist yoldan yürüyerek yükselteceklerini söyleyip yönetimi çağdışı bir sömürme düzenine dayayanlar, evet, toplumun uyanacağını, bir gün bu düzene karşı koyacağını düşünmemişlerdir. Tarihin kendi çıkarlarına göre akacağına inanan sömürücüler, evet, göstermelik bir çoğulcu düzenin sürdürülemeyeceğini, görünce şaşırmışlardır. Halka okuma-yazma öğretilmezse, gençlerin eline kahramanlık masalları ya da ermişler tarihi dışında kitap verilmezse, çağdaş düşüncenin toplumumuzda uyanmayacağını sananlar, evet, bu uğurda ülkenin geri kalmasına razı olmasına karşın, olayların onları dinlemediğini görüp korkmuşlardır. Hoşlarına gitmeyen her düşünceyi “kökü dışarda” diye damgalayarak başka kökü dışarda düşüncelerle halkı, gençleri sindirmek isteyenler, evet, dünyanın bugünkü genel durumu içinde bu korkutmacaların ancak gülünç düşeceğini anladıkları için köpürmüşlerdir. Halkı kazanamadıklarını anlayınca halka düşman olmuşlardır. Bugünkü korkunç olaylar hep hep dünün yaşanmış ve söylenmiş gerçeklerinden doğmadır. Ama dün bu olacakları söyleyenler, o günün güncel olayları içinde halkın gözüne çarpmıyorlar, yalnızca ceza görüyorlardı. Çünkü o zaman bu düşün politik açıdan güncellik kazanmamıştı, yazımın başında söylediğim buydu. Bir toplumun geleceğini görmeye kalkanlar, geleceğin toplumsal ve ruhsal yapısını kurmak için çalışanlar, genel ilginin dışında kalırlar, bilimin ve sanatın alınyazısıdır bu, çünkü güncelin heyecanını sömüren politika onları hep gölgede bırakır, kimse bilmesin ister geleceği.

Ancak bu mantık küskünlüğe değin vardırılmamalıdır, tarih boyunca bir çok özgün düşün atılmıştır ortaya, bunların bir çoğu yitip gitmiştir. Bu yitikleri kafa ürünlerinin bir kurbanı sayabiliriz. Çünkü toplum her yeni öneri için kurban istemekte ve almaktadır. Toplumun bir süre vurdum duymaz kaldığını görünce onu adam olmazlıkla suçlamak ne denli yanlış ise, bana sorarsanız, onun kurbanlar almasını olağan karşılamak da o denli yanlıştır. Gençlerimizin hain kurşunlarla vurulup öldürülmeleri karşısında, keşke toplumlar adam olmasalar da bir gencin yaşamı ortadan kalkmasa diyeceğim geliyor. Gücünü yitirmekte olan çağdışı bir düzenin çırpınışları karşısında bulunduğumuzu biliyorum, ama bu yüzden “Gidiş iyiyedir” diye yazmaya yüreğim yatkın değil. Ben anaların babaların yürek acılarına katılıyorum.

İnsanlık nice dar kapılardan geçti, kim bilir daha nicesinden geçecek! Bütün bu gidiş içerisinde insanın, bir tek insanın yaşamına, onuruna saygı tam anlamı ile ne zaman, nasıl yerleşecek dersiniz?"
(Nisan, 1976)

Anday, M.C. (1992). Dar Kapılar. Seçmeler – I: Kendi Seçtikleri (s. 258-259). İstanbul: YKY



Pazartesi, Ekim 15, 2012

Maymunlar Arası İlişkiler (+1)


'Kaypak' Billy Watson (1880-1940)

Mark Twain ile komedyen Will Rogers’ın ortak arkadaşı Cal Stewart, Sigmund Freud ile aynı yıl, 1856’da, Virginia’nın küçümen bir kasabasında yoksulluk içinde dünyaya gelir. Bay Stewart, anlattığına göre, on iki yaşındayken evden mi ayrılmıştır yoksa ev mi ondan ayrılmıştır pek belli değildir:

Ohio nehri posta vapurlarından birinde limonatacılık, fıçı imalat atölyesinde kontrol kâtipliği, Tennessee, Virginia ve Georgia tepelerinde kurulan kamplarda oymakbeyliği, M.K & T.R.R köprüsünün inşaatında amelelik ve at kiralanan şenliksiz bir ahırda seyislik yapmıştır. Sahnelere ilk adımını Cincinnati Devlet Tiyatrosu’nda atar. Ama ondan evvel odun kırıcılığı, maden işçiliği, travers ustalığı, tarım işçiliği, bölge okulunda öğretmenlik (yaşça büyük bazı kız öğrencilerle aşk yaşadığını gizlemez), biçerdöver şoförlüğü gibi işlere de bulaşır. Demiryolu taşımacılığında düpedüz kariyer çıkar: makasçılıktan kondüktörlüğe, makinistlikten de bir nakliye firmasının kontrol şefliğine kadar yükselir. Sirklerde, farslarda, vodvillerde, varyetelerde, burlesklerde, operakomiklerde, kumpanyalarda, müsamerelerde, kermeslerde, piyeslerde boy gösterir; bir gece kibrit kutusu kadarcık bir arabada uyumuşsa ertesi gün beş yıldızlı bir otelin kral dairesinde yıkar gözlerinin çapağını. Bunca şeyi takataka sıkışına bakınca, Stewart’ın gözde mesleğini tahmin etmek öyle güç olmasa gerek: Seyyar satıcılık.

Kırkına dayanan Stewart bir gün Thomas Edison’un mucidi olduğu fonografla tanışır. İnsan sesini kaydedebilen bu mucizevî icadın adamakıllı büyüsüne kapılarak fonograf satılan müzik dükkânlarının gediklisi olur çıkar. Gelen müşterilere, sahnelerde canlandırdığı 'Josh Amca' tiplemesiyle kayıtlar doldurmaya bile başlar. 150$ gibi hayli uçuk fiyatıyla evlere girmekte zorlanan fonograf makineleri, Stewart müşterilerin isimlerini de plağa okumayı akıl edince peynir ekmek gibi kapışılır. Kayıtlar elden ele, kulaktan kulağa yayılır, Josh Amca'nın şanına şan katar. Böylece Stewart, Edison, Colombia, Victor başta olmak üzere yüzlerce yapım şirketiyle anlaşmalar imzalar, plakları muazzam ilgi görür. 1919’da öldüğünde geride milyonlarca ‘konuşan plak’ bırakmıştır.

Şimdi, 1898 yapımı 'Josh Amca Mağazada' başlıklı kaydı dinleyelim: 

“Efendim, havalar soğuyor, kış kapıda malûmunuz. Dedim şu yeni açılan büyük mağazalardan birine gideyim de, kendime şöyle kalınca bir gocuk alayım. Ama ne mümkün efendim, ara tara yok koca mağaza... Yerin dibine batsın, ona sor, buna sor, ötekine sor, berikine sor, zor belâ buldum nihâyet... Kaldırımda yürüyorum, tam karşıda mağaza, vitrinlere falan bakınıyorum, -efendim ayıptır söylemesi- herifçioğlunun teki muz yemiş, kabuğunu da bir güzel yere atmış mı?.. Sen bir bas o muzun kabuğuna... Allaaah! diye feryad ederekten havada üç takla beş cumbalak bendeniz... Felekiyâtta ne kadar yıldız varsa oturdum tek tek saydım, vallahi eşekten düşmüşten bin beter oldum azizim!.. Üstüne de, yolun karşısından bacaksız bi hergele, ağzı kulaklarına varmış, ordan bana ses etmesin mi: “Beyamca! Beyamca! Allah için bir daha düşer misin? Anacığım demincek seni göremedi de!”

Görüldüğü gibi gülmece, gülündüğünde de, günlük tüketilmediğinde de karın ağrısına yol açabilen bir tür. Ben geçen sefer 'muz kabuğuna basan adam' ilkin Chaplin'in elinden beyazperdeye düşmüştür derken yanlış bir şey söylemiyordum: imgenin hakikati değil, yaygın dolaşıma çıkış öyküsüydü beni asıl çelen, sinemadan yürüdüm. Kaldı ki, muz kabuğunun ilk Stewart’ı kapaklamadığı çok belli:

'Çim' üzerine de bir kitabı bulunan Virginia Scott Jenkins, Bananas: An American History adlı kitabında, 1861 tarihli Sunday School gazetesinde çıkan bir makalenin, portakal ve muz kabuklarını sokağa atmamaları için öğrencileri uyardığından söz ediyor-muş meğer. İsmi belirsiz birinin kaleme aldığı bu patavatsız makalede, yere atılmış bir kabuğa basarak düşen, bacağı kırılan, kırılan bacağı kangren olup kesilen, sakat kaldığı için de işinden olan zavallı bir adamın, karısı ve çocuklarıyla yaşadığı fukara gecekondusunda acılar içinde öldüğü yazılıdır. Jenkins, zamanın çevreci tutumunu pekiştiren bir gösterge daha sunuyor: 1880 yılında Harper’s Weekly’de çıkan bir karikatürün 'Sebep' yazılı birinci karesinde, İrlandalı bir adam yediği muzun kabuğunu kaldırımda yürüyen silindir şapkalı, smokinli bir beyefendinin önüne atmak üzeredir. 'Netice' yazan ikinci karede, silindirli beyi sedyede taşınırken görürüz.

Jenkins’e kulak asarsak, MKBAdam’ı ilk sahneleyen 'Kaypak' (Sliding) lakabıyla ünlü Billy Watson adındaki ('Tombak' Billy Watson ile karıştırılmasın) bir başka vodvilcidir. Billy’ye kaypak denmesinin sebebini ise Dünden Bugüne Vodvil: Amerikan Varyete Oyuncuları Ansiklopedisi'nde (F. Cullen, 2007) buluyoruz: Sahneye çıkmadan evvel iskarpinlerinin tabanlarını pudrayla güzelce ovalar, koştur koştur hız alıp sahnenin göbeğine kadar kayarak gelir, selâmını verir, bir de seyircinin gözünün içine baka baka tabanlarına pudra falan sürmediğini, bu âni çıkış özelliğinin kendisinde doğuştan mevcut olduğunu söylermiş. Hatta bir keresinde, bir röportajında, yerde ne zaman muz kabuğu görse şapkasını çıkarıp yerlere eğildiğini, kendisine yürü yâ kulum çektiği için muz kabuğuna şükranlarını sunduğunu belirtmiştir.

MKBA ilk ne zaman düşmüştür sorusunun peşine düşecek kadar saksıyı kırmadım henüz...

Jules Verne bile, Seksen Günde Devr-i Âlem (1872) romanında, Allahabad yakınlarında bir muz ağacının gölgesinde mola verdiğinde, muzun ekmek gibi besleyici, krema gibi kıvamlı bir meyve olduğunu, bol bol yenerek değerlendirildiğini okura açıklama gereği duyduysa, işe demek 'Hindistan’da Muz' diye de koyulsam ı-ıh, altından kalkamam...

İyisi mi gelin son bir filmle mevzu'muzu örtbas edelim: The Dreamers. Sinema tarihinde muzu böylesine kuşatan bir film olduğunu sanmıyorum ben. Muzun evrenselliğe ulaşmış ekonomik ve cinsel niteliklerinin senkronize katedildiği, filmin gövdesine egemen akıl-zekâ-paylaşım-özgürlük-devrim zincirinin minyatürü bir sekanstır o: Tamtakır kuru bakır kalıveren üç çiçek çocuk çareyi apartmanın çöplüğünde buldukları yiyeceklerde arar. Bayat filetolar, kokuşmuş biftekler gerisingeri çöpü boylamaktadır ki, çürümeye yüz tutmuş bir adet muz eyvahlarına yetişir. Gençlerden Fransız olanı muzu bölüştürmeye davranırken, sarışın Amerikalı “Bana bırak” der, “ben hallederim”. Bir illüzyonist karizması takınan genç, muzu alır, soyar, işaret parmağını muzun sivri ucuna usulca batırır: parmağını soktukça muz bir çiçek gibi açar, üç eşit parçaya bölünür — ne de olsa 'banana split' 1904’ten beri yenen bir Amerikan tatlısıdır.

Son filmini görmeden Bertolucci hakkında bir şey söylemek istemem gerçi, gelgelelim filmin bütününün, sinemanın sihrini/sinemayı görünür kılasıya sinema vs. yaşam bahsine uzandığı unutulmazsa, Bertolucci’nin ömrübillâh böyle bir filme imza atamayacağı kuşkusu kaplıyor içimi. Filmdeki başarıyı, aynı zamanda bir sinema yazarı olan Gilbert Adair’in The Holy Innocents adlı senaryo romanında aramak, yerinde olur sanıyorum. Bertolucci’yi –bizde benzeri çoktur- usta yönetmenlerin yanında çalışınca film yapası gelen adamlardan sayarım ben.

Peşine düşmeye değmez..



Pazartesi, Eylül 24, 2012

Maymunlar Arası İlişkiler


(Charles Spencer Chaplin, The Circus, 1928)
Bengü için

Beyaz peynir yemediğimden olsa gerek, kahvaltı'dan törensel bir haz alamamışımdır. Her gün tekrarlanan eylemlerden olduğu için, ayrıca sıkıcı bulurum. Beni daha çok aç açına sigara içmemek ilgilendirir. Bundan hemen yediğine içtiğine dikkat etmeyen biri olduğum çıkarılmasın ama: ben yemek yemeyi de sevmem.

Evde ailece ettiğimiz kahvaltılar, bildik kahvaltılıklardan oluşurdu. Beyaz peynir, kaşar peyniri, zeytin, domates, salatalık, reçel, bal, yumurta, çay. Ağbimle bana illâ ki süt. Peynir yemiyorum ya, vücuduma girmeyen kalsiyumu sütten almam gerekiyor. Peynirin tadını en çok da kokusunu sevmiyorum; peynir tabağı sofrada önüme denk düşmüşse mızmızlanıyorum, kaldırılıyor, yerine reçel konuyor. Misafirliklerde ikram edilen peynirli börekleri çörekleri yemediğimde “A-aa? E canım peynir yenmez mi hiiç?!” ayıplamasına mâruz kalıyorum. Sıkılıyorum. Bu teyzelerden bazıları işi abartıp bana gizlice peynir yedirmeye kalkışırdı bir de. “Yoğurt o tatlım yoğurt..” ya da “Seninkiler peynirsiz güzelim..” gibi çalışılmamış, pestenkerani numaralarla... Çok sinirlenirdim. Ama büyüklerin bir anda gündemini değiştirmek de hoşuma giderdi hani. Söylemesem olmaz, hepsi öyle değildi: Rana ile Hülya teyzelerimi çok severdim. “Ben kıymalı yaptım bi’ taneme, özel.”

Pazar kahvaltıları evet daha coşkulu olurdu ama bundan açacak değilim. Dedim ya sevmem ben kahvaltı etmeyi. Midemin kimseye sorup etmeden kararlar almış olması canımı sıkar sabah sabah. Bu yüzden hem sağlıklı, hem pratik kimi formüller geliştirmişimdir kendimce. Mesela Ankara’da yaşadığım yıllar muz-yoğurt-ceviz üçlüsü epey işimi gördü. Artık yanında süt yok, çay. Bazen cevizin yerini badem aldı, bazen kayısı çekirdeği... Tabiî formülün sakıncalı yanları da yok değil: bu üçlü zeytin gibi, reçel gibi aylarca buzdolabına kamp kurmaz. 2-3 günde bir yeni muzlar alınacak, haftada bir yoğurtlar tazelenecek, ceviz-badem-fındık kuruyemişçiden ‘çiğ’ temin edilecek. Yoksa birinci haftanın sonunda 1 ceviz, 3 bademle kahvaltı etmek kaçınılmaz olacaktır.

Yediğim muzun etiketini sağa sola yapıştırmak, sanırım bu sabah kahvaltılarından kalma kötü bir alışkanlık. Masama bakıyorum: şu sıralar Bonanza! diye telaşlı bir marka öne çıkıyor. Ardından bir klasik: Chiquita... Özal’lı ‘Gelişen Türkiye’ resminin tıpkı Nescafé gibi, Marlboro gibi renkli figürlerinden bir tanesi. Seksenler andacı. Seks parantezi. Cinsel motifleri üzerine sıkı sıkıya kuşanmış nadir şey’lerden. Sarışın başlayan büyüsü, alaycı bir kavisle gülümseyen sureti, avuca oturan kunt cüssesi, elbisenin askıları gibi zarifçe sıyrılan kabukları ve hayli hassas bir dengeye ayarlı sertlik-sululuk oranı ile eroti.. Şöyle mi demeli: Bir meyve; David Bowie.

Bütün bunlar muzu diğer meyvelerden ayırmaya fazlasıyla yetiyorken, apaçık “çük” sesli, zenci malı ve daha iri olanlarını ithal etmenin altında uzun yıllar gizli bir mesaj aradım durdum ben. Aklım biraz erer olduğunda 'Muz Cumhuriyeti' kavramı kafamdaki sorulara bir parça yanıt olduysa da, eklemeliyim: Porno filmleri “miki” parolasıyla çağırmamız da yine rahmetli cumhurbaşkanımız Turgut Özal dönemindedir.

Nedir, lezzetlidir. Muzlu sütten muzlu pastaya, gastronomide kendine geniş bir alan açmakla yetinmez, kızartmaya gelişi ya da dondurmadan âni çıkışıyla sürpriz yapmasını da bilir. Hele akşamları yenen meyvelerin arasında büsbütün şahlanır. Kuşku yok ki, bunlar da çikita muzun yüksek fiyattan pazara girişiyle kazandığı marka değerine bağlanabilir kimilerince. Oysa muz, öteden beri elimizden düşmemiştir: Maymunlar arası ilişkilerde yeri gelince dişiye kur yapma vazifesi gördüğü hesaba katılacak olursa, bugün mutfak tezgahlarındaki yeri ve önemi bal gibi anlaşılır.

Sahiden, muz kabuğuna basıp da düşen olmuş mudur bilmem. Ama ilk kez, Charles Chaplin'in By the Sea (1915) adlı kısacık bir filminde rastlanmıştır buna. Bu filmde Chaplin, görülmeye değer bir ustalıkla, kendi yediği muzun kabuğuyla yeri boylar. Çok geçmeden, Scorsese'nin Hugo filminde andığı komedyen Harold Lloyd da kervana katılır, öyle kereste müdürü gibi taklit etmez elbet, bu kez onun attığı muz kabuğuyla garsoncağız yere çakılır. Chaplin'in muzla ilişkisi bu kadarla kalsa iyi: Büyük Diktatör öfkeden deliye döndüğünde hırsını meyve kâsesindeki bir muzdan çıkarır, ya da ötekinde, Şarlo, zengin evden kovulurken muzun tekini aşırıverir gizlice...

Sirk deseniz, orda iki yerde birden kullanır muzu Chaplin: Palyaço seçmelerindeki Giyom Tell parodisini elma yerine cebinden çıkardığı muzla kotarmaya kalkar; daha absürdü, tel cambazlığına soyunduğu sıra tepesine tüneyen maymunlardan biri yediği muzun kabuğunu telin tam üzerine şandeller, Şarlo, ölümden döner.

Chaplin'in Yumurcak filminde ise muz falan yoktur. Ama olur a kendimizi tutamaz 'Türk Sinemasında Muz' gibi aynalı bir başlık açarsak eğer, işte o zaman baştan uca Yumurcak'a öykünen, (son'unda babamın sessiz ağlayışını unutamam) Kemal Sunal’ın Garip filmindeki şu sahne oraya uçarak konacaktır: Garip Kemal hastalanan kızına cebindeki son parasıyla eczaneden ilaçlar alır, iyi beslenmesi için kasaptan bir kilo pirzola, manavdan da bir kilo muz. Doğrusu, iyi de eder, zîra Attilâ İlhan'ın 'Eyi Muz Eyi' şiirinde, tezgâhını sokak sokak gezdiren muz satıcısı da hastalara şifa diye övmektedir muzu. Manav, yerli muzlardan tartmaya el atmıştır ki, Kemal yoksulluğa aldırış etmez, fırçasını çeker: “Yoo, ondan değil! İthalinden, çikita!”

Tim Burton’a pek yüz sürmem ya, bunu bir "muz orta" kabul ederek, Beetlejuice filminden belleğime sızmış Banana Boat şarkısını buraya alalım. Woody Allen'ın başlar başlamaz narkoz etkisi yapan Bananas filmini de. Bir de Bud Spencer diye bir adam vardı sakallı, iri kıyım, kötü adamları tuttuğu gibi savuruveren, onun bir filmini: Banana Joe. Ne gülmüştük ağbimle o filme.. bir nevi Cüneyt Arkın parodisi. Hoş, biz Cüneyt Arkın filmlerine de çok gülerdik. Hele bayramlarda, TRT’nin yayınladığı Battal Gazilere, gizlice içtiğimiz muz likörü eşliğinde....

Bir gün Edi evde kulağına muz dayamıştır, Büdü meraklanır:

- Edi? O muzu neden kulağına tutuyorsun?
- Timsahları kaçırtmak için Büdü...
- İyi ama, burda timsah falan yok ki Edi?!
- Haklısın Büdü. Muz işe yarıyor desene!





Cuma, Haziran 01, 2012

Posta Arabaları



Sessiz eşya, yalnız ve gece.

Kendi kendine düşüveren, devrilen, sarkan, sallanan, kopan, kırılan, çatlayan eşya, açıklanamaz oldukları sürece, efsunlu kapıları aralar, umulmaz haberler getirirler. Sözgelimi apansızın patlayan ampül, aklı ilk elden elektrik anahtarına, oradan sigortasına, giderek sokağın trafosuna, elektrik idaresine götürebilir. Ya da kısa yoldan ampulün tungsten teli ile Edisonvâri bir açıklama bulunabilir olan bitene. Vaziyet fizik-kimya yordamıyla ayrışadursun, düşgücü çoktan devreye girmiş, sis farlarını yakmıştır. Tersi kanıtlanamaz gerçekler üşüşür gelirler birer birer.

Bilge Karasu’nun şah yapıtı Gece, kitaplığın ‘sık kullanılanlar’ grubundan yere düşüp (s)açıldığı sıra başladı silsile. Enis Batur’un Kravat’ını okuyordum, kanepeye uzanmış. Patırtıya irkildim, hay ile ay arası bir ses çıktı içimden. Gördüm, gevşedim, elimdeki kitabı göğsüme yatırırken (bazı kitaplar gövdenizi kucakladıklarında yatıştırıcı etki gösterirler) derin bir soluk verdim. Alınan soluktur derin, verilen soluk sığ mı yoksa dik mi olmalı diye zırvalarken tavandaki aynadan kendime baktım ki: çırılçıplağım, boynumda bir kravat. Gülümseyerek doğruldum, Gece'yi yerden aldım; açık sayfada şu satırlar:

“Taş yürekli falan değildir bu insanlar; imgeleme güçleri, kendi dertlerinden, acılarından, gözle görüp elle dokunabildiklerinden ötesine erişememektedir, o kadar. Aynı kişiler, ağlayan bir çocuğun resmi karşısında, sıradan bir filim, bir öykü, bir oyun karşısında içlenir, üzülür, ağlar. İmgeleme güçleri, ancak bir tür somutluk karşısında canlanır, kıpırdar.”

Bilen zaten bilir, ben yeni öğrendiydim Enis Batur’un Bilge Karasu’dan “el aldığını”. Öyle ya, Göçmüş Kediler Bahçesi'nin birinci bölümü 'Enis’e' armağandı. Nasıl indi ki bu kitap öyle? Sırası mıydı? Sırasıydı demek ki... Gece’yi Kravat’ın üstüne koydum, aradan çekildim: “Usta Beni Öldürsen E!”

Bir sigara yaktım, bir nefes çekip süratle kül tablasına koydum; sehpada gözüme ilişen Tutunamayanlar'ı çekiverdim önüme. Mimlemişim:

“Soyut aşk kavramı sende henüz gelişmemiş. Sen ve senin gibiler, ancak beş elmayla on elmayı toplayabilen basit insanlarsınız. Elle tutulan şeylerle düşünebilir, elle tutulur şeyleri sevebilirsiniz yalnız. Siz A ve B’den değil, üç erkek ve beş kadından anlarsınız ancak.“

Çarpıntı tırmandı, derken huzur verici bir şaşkınlık. Kolay değil, saniyelerle ölçülü kısacık zaman diliminde, bir ustadan bir ustaya savrulmuş, düpedüz dayak yemiştim. Bile isteye savrulmayı oldum olası oyun bilmişimdir; filmleri, kitapları, müzikçileri birbirine katıştırmaktan tarifsiz hazlar çıkarırım da, şimdi oynadığım rol ‘otomatik edilgen’, ne yalan söyleyeyim, müthiş ürküttü beni.

Neden sonra biraz abarttığım kanısına vardım. Kül tablasını kapıp internetin başına geçtim. Search: “Enis Batur” (kabul, kaşınıyorum): Cumhuriyet gazetesinin sitesinde kimi yazılarına ulaştım Batur’un. On yedi yazısı duruyordu orada, yalnızca 'Karşılıksız İlişkiler' başlıklı yazısında fotoğrafı kullanılmış, humourunu da sezdiren rabıtalı bir gülümsemeyle bakıyor ekrandan. Durmadım, ona tıkladım. EB’nin sinema yazılarını (g)özleyenler için, yazının son bölümünde tadımlık bir vuslat:

“Godard, bir bakıma tournesol kâğıdı. İnsanları ikiye ayıran bir temel özelliği olduğunu düşünüyorum. Sinemaseverleri demek daha doğru olur aslında. Sinemayı kendisi için, anlattıkları için değil, sevenlerin yönetmenleri böyle: Filmlerinin ortasında sinematografi üzerinde düşünmeden yapamıyorlar. Alphaville, özünde, bir üst-film. ...”

Onca zaman kaç, buymuş yolun sonu. Odayı kararttım, izledim. Siyah-beyaz bir film Alphaville. Sonunda ne mi oluyor: Beyaz’ı uçuyor filmin. Dahası: biçimsel yönden bakınca, Alphaville ile Gece arasında sıkı bir dostluk var...

Uzanıyorum. Gecenin aydınlığı çapraz bölüyor Cemal Süreya’nın duvardaki portresini. Duygan bakışlarının iki yanında, sigarası ve saati, birlikte işliyorlar...

"Kan var bütün kelimelerin altında / Yaprağını dökecek ağaç yok burda / Ama ışık dökebilir olanca renklerini / Sürekli işbaşındadır belleğin / Tanık şairler arasında / Oyuncu arkadaşlar arasında”

Sürgüler itiliyor. Posta arabaları geçiyor uzaklardan.





Cuma, Nisan 27, 2012

Dehşet bir Deneme

(Ayna filminden, Andrey Tarkovski)

enis batur için, enis batur gibi, gibi

3.420.000 kayıt getiriyor Google sorgusu dehşet’in. Sonuna bir ‘i’ eklediğinizde: 11.700.000. Sokaklarda karısını bıçaklayan insan bozuntularından pitbullara, onlarca kişiyi yutan doğal afetlerden kamyonlara, motosikletlere kadar oldukça geniş bir yelpazeye saçılıyor dehşet.

Seviyoruz dehşet'i. 80’lere gönderme yapan kan kardeşi ‘panik’ kadar ağızlara dolaşmasa da, sinema sektöründe can simidi görevini beraberce sırtlandığını biliyoruz. Otelde Dehşet, Hastanede Dehşet, Baloda Dehşet hepimizin gördüğü başyapıtlar mutlaka, gelin görün ki Alien’ı ‘Uzayda Dehşet’ diye çevirmek, kötü bir şaka. “Gerilimlere panik, korkulara dehşet, ne âlâ memleket..”

(Aklıma Peter Randa’nın çocuklar için yazdığı “Uzayda Dehşet: Tora” [Tora: Horror in Space, insaflı çeviri] adlı bilimkurgu romanı geliyor şimdi. Ağbimindi bu kitap, okumadım. Asıl adı Andre Duquesne olan Fransız yazar, meğer Peter Randa dışında Jacques Alain, Urbain Farrel, Herbert Ghilen, Jules Hardouin, Jim Hendrix, Henri Lern, Andre Olivier, H.T. Perkins, F.M. Roucayrol, Diego Suarez, Jehan Van Rhyn, Percy Williams takma adlarını da kullanmış: dehşete kapıldım.)

Yalan yok, ilgi çekiciliği tartışılmaz dehşet'in. Onca hoyrat kullanıma rağmen anlamı bozunmayan güçlü sözcük. İngilizce karşılıkları ‘terror’ ve ‘horror’ın insanın üzerine üzerine yürüyen hırıltısı, ‘dehşet’te durgunluğun birdenbire yırtılışı. İster olumlu ister olumsuz, ruhdurumunun iki ucuna da erişebilirsiniz onunla. Ses benzeri ‘behçet’, ‘sevinç’ demek oysa. Ne ki, orada da tutamamışız kendimizi: 'Parçala Behçet'.

İki dize: an gelir şimşek yalar / masmavi dehşetiyle siyaset meydanını - Attilâ İlhan. Bir son cümle: Onu dehşet özlüyorum. -Enis Batur, ‘Yusuf Atılgan, bir Profil Denemesi’

Acaba neden: dehşet saçar, dehşete düşer, dehşetle karşılar, dehşetten donar, dehşeti yaşar, yaşatırız da; türkülerde ve atasözlerinde rastlamayız dehşet’e?



Çarşamba, Nisan 18, 2012

Hayalet Avcıları III



Yukarıdaki ilanlardan ilki, 2008 yılı başlarında portfolyoma attığım, kimi ajanslara da CV niyetine sunduğum, yayınlanmamış, uydurma bir iş. Reklam yazarlarının hepsinin cebinde bulunur böyle şeyler, bulunmalıdır. Gelgelelim, bulmak çetrefilli icraat. 

Yaratıcılığın zekâ ile doğrudan ilişkili bir ehliyet olmadığı, Amerikalı psikiyatrist Lewis Terman’ın başlattığı IQ’su yüksek bir grup çocuk (“Termitler”) üzerindeki gözlemlerle kanıtlı bugün: Seksen yılın sonunda, içlerinden yalnızca birkaçı yaratı evreninin yolunu tutacaktı.

Zekâ ile kurnazlık ise yanyana durur neredeyse. Karga gibi zekâsıyla ünlü o cingözü bile ağacın dalında ağzı açık umarsız bırakan Tilki cenapları, sempatiktir. Kestirmesi çok güç: La Fontaine üçyüzelli yıl aradan sonra bugünü görseydi; dersini almış kargaların yerine, hinoğluhin tilkilerin çoğaldığına şaşırır, iç çeker miydi acaba? Tilkiler, zekidir. Tabii burada zekâyı “ne kadar zekisin!” anlamıyla kullanıyorum.

‘Yaratıcı Beyin’ kitabının yazarı Dr. Nancy Andreasen basitçe tanımlıyor: “Yaratıcılık, yaşama yepyeni bir gözle bakabilme ve bunu kullanarak güzel veya işe yarayan şeyler ortaya çıkarabilme yeteneğidir”. Buna göre reklamcılığın yaratıcılıkla bir ilgisi olmadığı sonucuna da pekala varılabilir. Öyle ya, reklamcılık yaratıcılığın da devreye girdiği bir formulasyon işidir ne de olsa. Yaratıcı insanlar, evet bu mesleği daha iyi sürdürebilirler, ancak reklamcılık bir yaratıcılık eylemi değildir, bunu söylüyorum. Son ürünün işe yarar olup olmadığı şöyle dursun, keyfekeder ortaya konmayan hiçbir ürün için yaratıcılıktan söz edilemez, ekliyorum. Reklam yazarı distilasyon kimyageridir, abartmıyorum.

Dedim ya, sahiden de çetrefildir bulmak. Arayan Mevlâ’sını da bulur belâsını da, iyilik eden iyilik bulur, karga aldanır tilki yolunu bulur, eden bulur inleyen ölür, iz bulunur, “Buz bulunur”, hatta hak bile yerini bulur da bazen oturursunuz makinenizin başına, yazacak şey bulamazsınız...

Öteki ilanın yaratıcılarını teker teker alınlarından öpüyorum.


Reklam ajansı: ALICE BBDO, Istanbul, Turkey
Yaratıcı Yönetmen: Ali Göral
Art Direktör / İllüstratör: Arda Albayraktar
Metin yazarı: Ali Göral
Diğer ekip üyeleri: Evren Doğrar, Kutlay Sındırgı
Yayın tarihi:  Aralık 2008



Perşembe, Nisan 05, 2012

Kum


Bugün pastaneye gittim. Çalıştığım zamanlar uğrardım buraya. Önünden geçerken, bodrum katın havalandırmasından yükselen o yekpâre pasta-çörek kokusu midemi kaldırır, adam gibi kahvaltı etmeyi bir türlü öğrenemeyeceğimi çarpardı suratıma her sabah.

Öğleden sonra havalandırmayı kapatıyorlar demek. Pastacı gece çalışıyor tabii. Şimdi, içerde mi uyuyordur ki?

- Buyrun efendim, hoş geldiniz.
- Hoşbulduk. Ponçik kalmadı mı?
- Ponçikkk...kalmamış efendim. Ay çöreği verelim?
- Yok, yemem.

Plastik yüznumara terliği de giyiyor mudur acaba? Birden, un içinde yüzügözü bembeyaz pastacı geldi gözümün önüne. Ağzında sigarası, hareketleri miskin koalalar gibi aheste, çömelmiş, bir eliyle bıyıklarını düzeltiyor, dalgın, uzaklara bakıyor. İyi ama bu bir fırıncı değil mi? Pastacının kırmızı gözleri, beyaz muşamba önlüğü, kaset yuvası anteni kırık, pilleri sarkık unbeyaz radyosu, dilinde yanık türküleri olur bir defa.

- Sigara içilmiyor değil mi burda?
- Dışarda içiliyor efendim?
- Ha, masaları attınız mı. O zaman bana bir çay, bir de... Şu ne? Ponçik değil mi o?
- Hangisi? Hayır, onlar boşnak bezesi.

Bodrum katta pasta yapmak — fena metafor değil aslında. Sigara içmeye de çıkar mı ki şimdi usta kapının önüne... Çıksa, hemen yan apartmanın girişindeki basamaklara oturur kesin. Efkârlıdır, şüphesiz. Ama keyiflidir de, çalıştığı için. Çok çalıştığı için. Alçakgönüllüdür, belli etmez hiç, ama ağır top olduğunu da bilir. Koca dükkan onun eline bakıp duruyor ne de olsa...

- Bir çay daha?
- Alayım.

Bembeyazdır teni. Bahar, imalathaneye henüz gelmemiştir, geldiği de pek öyle görülmemiştir ya: Bir gün mutlaka gelecektir. Neden bunları düşünüyorum ki ben? Sana ne o’lum pastacıdan? Bir ayniyat yakaladın diye ordan hikâye devşirmeye heves ettin ama vazgeç, yemezler. Hem besbelli kitap okuduğun falan da yok senin, kim bilir kaç kere yazmışlardır bunları. Birazdan küçük bir çocuğu annesiyle yan masaya da oturtursun sen şimdi, şımarık piç pastayı beğenmez yere atar, pastacı da görür, içinden küfreder, hüzünlenir. Hüzünlenir mi, küfür mü eder? Bu kadar şahsiyetsiz bir kurguyu bile tutturamadın gördün mü, hâlâ ne öyküsü, ne masalı? Yürü git bak in şu yokuştan aşağı, Tophane-i Amire'de Mehmet Aksoy’un sergisini bir gez hadi sen. Kaçıracaksın gene güzelim sergiyi. Ulan iki adımlık yol hem de. Dali’ye de gitmiyordun az daha. Salak herif. Çık ordan, geç karşıya, İstanbul Modern, oraya da bak. Neymiş, beleş diye incisözlük sikertmesi falan olabilirmiş bugün orda, gitmezmiş. O’lum, senin kadar salak bir adam daha görmedim ben ömrümde.




[Kedikumu (2011), Acouistic, Çev: Kâmuran Şipal. İstanbul: YKY s.453]




Pazar, Aralık 11, 2011

Gözleri Biraz

"Deri Değiştiren Yılan", Ali Teoman Germaner  (Ankara Resim ve Heykel Müzesi)



DEĞİŞİM

İnce uzun bir hayvan
Çarpıyor
Çarpıyor
Çarpıyordu kendini taşlara.
Canı mı sıkılıyor
Can mı çekişiyordu yoksa?
Yok efendim dedi yanımdaki adam
Gömlek değiştiriyor yılan
Bu hallerden anlarız dedi az çok
Biz de sınıf değişmiştik bi zaman

Can YÜCEL


Acaba diyorum, şu baş harflere takılıyor da gözüm...

Benzer biçimler alt alta düşünce, ince uzun bir hat mı oluşuyor orada?

Önce üç Ç: Çarpıcı. İki de C peşisıra: Can'lı!

Acaba, diyorum: Oraya mı gizlenmiş bizim gömlek değiştiren yılan?

Ç’ler bir güzel soyunuyor, C oluyor diye düşünmek, hastalık mıdır? Peki İ ile bir de kuyruk çizsek bu hayvana, başı mı eksik kalır? Kalmaz efendim, ne diye kalsın? Nasıl da tıslıyor bakın, çıkarı çıkarıvermiş de koca dilini!

Hadi canım sen de.. uydurma! diyorsunuz.

Aman ne iyi ki, uyduruyorum efendim. Yoksa, sokuverirdi bir tarafımızı Yılan...

Maâzallah...


Yılan bu yılan!

Belli mi olur sağı-solu?







Cumartesi, Eylül 03, 2011

Jack Daniel'z




Kitsch objelere oldum olası sempati duydum. Her ne kadar satın almasam da (on yıl kadar evvel, Bolu Dağı'nda bir benzinlikteki durgun molamı tiyatroya çeviren, üzerinde "Canım Görümceme Sevgilerimle..." yazan çakmağı saymazsak), yuhalasam da, eşsiz Doğu-Batı harmanı güzel ülkemizin gündelik yaşama ne yapıp edip sıkıştırıverdiği bu şeyler, beni daima fantazmalara sürükledi.

Yukarıda görmekte olduğunuz şey ise, biraz önce, yaz tatilim sırasında karşıma çıktı. Zeynep, Tayland’da bir sokak tezgâhından almış bu muhteşem tasarımı. Yatağın üzerinde görünce hemen sordum: Bu nedir? Çakmak (ah, yine!) aynı zamanda şişe açacağı olduğu yanıtını aldım. Sahiden de öyleydi. İşlevselliği abartmada usta olan Kitsch, yine bir albeni yaratmakta gecikmemişti anlaşılan. Açacak olarak tasarlanmadığı açıktı: açacak olsaydı, ona bir de çakmak ekleştirmek ürünün kendisinden pahalıya geleceğinden, anlamsız olurdu. Evet, bu bir çakmaktı.

Hayır, oturup tasarımcısına mektup yazmak gibi bir fikir geçmedi aklımdan. Onun yerine, eline çakmak alan her insanın çaresiz teslim olduğu o klişe hareketi yaparak, çakmağı çaktım. Yanmadı. Bir daha çaktım. Çakmak, yanmadı. Bu kez daha usul bir hareketle, yeniden denedim. Yanmıyordu...

Zeynep’e çakmağın yanmadığını söylediğimde bir karşılık veremedi, çünkü odadan çıkmıştı. Çakmağı bir daha çaktım. Bu defa çakmak sol elimdeydi ve parlak sırtı ışıl ışıl ışıldıyordu. Evet, çakmak yanmıyordu ama, açacak olarak yontulmuş boşluğun çeperinde gelgelli mavi bir ışık, telaşla yanıp sönüyor, göz alıyordu. Ana ödevini yapamasa da -güç nefes alsa da- yine de etrafına neşe saçmasını bilen, gerçekten sürprizli bir şeydi bu...

Böylesi bir şey kimin, nerede, nasıl aklına gelmiş ki şeklinde uç veren düşüncelerin kafatasımda süratle serpilmeye başladığı esnada, üzerindeki Jack Daniel’s logosuna bakıyordum. Şimdi bir şüphem kalmamıştı: UzakDoğulu girişimci, voliyi nasıl vururum acaba diye tasalandığı uzun gecelerden birinde, bir barda, viskisini yudumluyordu. Aldığı alkolün de etkisiyle, düşüncelerle seksek oynarken iyiden iyiye yorulan zihni, dördüncü dublesini devirdiğinde, yakınlardaki objelerden fikir devşirme kolaycılığına kapılıvermişti...

Kırkbeş yaşlarında olduğu kesin girişimcinin barmenle aralarında duran viski-sigara-çakmak üçlüsü, sanki bir şeyler söyler gibiydi. Yo hayır, viski ve sigara işine giremezdi; o işe bir kez bulaşmış, sahte Tayland rakısı ürettikleri imalathane basılmış, Bangkok 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nce 14 yıl ağırlaştırılmış hapis cezasına çarptırılmış, duruşmadaki iyi halinden ötürü cezası 13 yıla düşürülmüş, 8 ay önce de genel aftan faydalanarak güzelce salınakonmuştu. Artık eftamintokofti işlerde (Ah! Aktunç!) yoktu, bu yeni ürün elbette, bir Çakmak olmalıydı.

Bulduğu olağanüstü fikrin dudaklarına çizdiği gülümsemeyle, başını önünden kaldırarak bar taburesinde şöyle bir dönerken, gördüğü tatminkâr çakmak/insan oranı ile, bir kere daha mutlu oldu. Hemen orada, ar-ge çalışmalarına koyuldu. Barmenin gece boyunca açtığı bira şişelerinin frekansı, -aldığı alkolün de etkisiyle- ürünü mükemmel bir manevrayla çakmak-açacak eksenine doğru kıvırmıştı. İyi olmuştu: bu, yepyeni, şahane, çok özel bir cihazdı. Kendisine bir viski daha söylerken, sigarasını yaktı.

Barmen, Jack Daniel’s şişesini bardağın üzerinde havalara doğru kaldırıp indiriyor, bardaktaki tek buz, dökülüşen kehribar sarısı mayiyle, esriyip gidiyordu... Barmen, bardağı her seferinde artan bir coşkuyla mı dolduruyordu? Efendim, bu, beşinci dubleniz olduğuna göre, siz, bizim iyi bir müşterimizsiniz der gibi bir ses okunuyordu tavırlarında. Barmene eyvallah dedi, içkisinden sıkı bir fırt çekti: Ne güzel şeydi şu viski! O olmasa, bulduğu ilginç fikir aklının ucundan bile geçmezdi. Bütün gece bu ânı beklemiş; ışıklı bardak altlığı, minyatür içki şişeleri, müzik çalan şakacı kadeh ve benzeri yalçın fikirlerin arasında yapayalnız kaldığı sırada, viski: kapıları açıvermişti işte... Viskiye olan gönül borcunu, Jack Daniel’s logosunu çakmağın ön yüzüne adeta bir mühür gibi çakarak ödemek, yerinde olacaktı. Hem tabii ya, böylece bu çığır açıcı buluş Jack Daniel’s için şık bir promosyon ürünü olabilir, voli daha da sert vurulabilirdi. Ancak, aldığı alkolün etkisiyle olacak, Jack Daniel’s kapaklarının, çevrilerek açıldığını, o an aklına getiremedi... Ah o yanıp sönen mavi ışıklar! Onların, sahneden gözlerinin içine içine, gece boyunca batıp çıkan lazer ışıklarının frekansından doğduğunu söylemem, sanırım gereksiz. Uygun form ve ebatlarda üretildiğinde pekâlâ oyuncak elektroşok tabancası olarak da pazarlanabilecek bu akıl şaşırtan sistem, ah o mavi ışıklar!..

Çakmağın arka yüzüne gelirsek... Burada, dikdörtgen bir hacmi dört yerine üç vidayla sabitleyerek maliyette çok akıllıca bir çözüme giden başarılı işadamının izlerini buluyor oluşumuz, doğaldır. Üzerine yirmi sekiz adet küçük çaplı oylum kakılmış alüminyumparlak alaşım, barın tuvaletinde kullanılan malzeme hakkında net bir intiba sunarken, bulunan fikrin gözkamaştırıcı imgesini yansılamaya elbet müsaitse de, ben tercihimi, ferâsetli beyefendinin bara, görkemli bir Harley Davidson’ın sırtında, saçları külrengi kumrular gibi uçuşarak, güneş gözlüğünün camları sokak ışıklarıyla tek tek parıldayarak, ve sütbeyaz, Made in Thailand gömleği paraşüt gibi şişerek gelmiş oluşundan yana kullanıyorum. Peygamber vitesinde...

Zeynep, yemeğe gelmiyor muyum diye soruyor. Ardında bir uçak sesi.



Çarşamba, Ağustos 10, 2011

Gümbedek
















Gümbedek güm!

Sevgili Komşum,

Gümbedek güm!


Ramazan davulunun otoriter ritmi eşliğinde, gecenin şu en şizofrenik saatlerine doğru sokulurken, sevdiğim büyüğüm, değerli iş ortağım Aykut’un, arabasının sileceklerine iliştirilmiş notunuzu bana göstermesinden bu yana geçen yaklaşık dört buçuk saat boyunca, size yazıp yazmama düşünüşleriyle epeyi bir oyalandım. Sözkonusu ticari aracın şahsıma ait olmaması, dolayısıyla notunuzun bana özel yazılmamış oluşu, sorguyu baştan anlamsız hale getirse de, bir yolunu bulup evime girmeyi başarmış, böylesine duyarlı, öylesine açıkkalpli bir sesi, hayır, karşılıksız bırakamazdım. Aykut’la ne işler peşinde olduğumuzu burada söylemem, sanırım yersiz...


Gümbedek güm!


Şu masamda görmüş olduğum beş cümleye yedi satır ebatlarındaki bu orijinal not, birincil ödevi gereği okurunu bir daha aynı eylemi gerçekleştirmekten men etmesini pek iyi beceriyor, önce bunu takdir etmek gerek. Hiç tanımadığı bir insana bir mesaj iletirken, mecra yapısı gereği tek kollu iletişim biçimini koza çevirmiyor oluşunuzdaki titizlik, belki de mass media'ya inancını çoktan yitirmiş birisi olarak beni, ayrıca etkiledi. Söylememe izin verin: notunuz üzerine Aykut’la bir dakika kadar konuştuk. Bu bir dakika, en az otuz yıldır tanıdığım, zaman geçirmekle hep içten içe gönendiğim, her ne kadar boyum yetmese de felsefî sohbetiyle esriyip gittiğim bir insanı ayda yılda bir yakalamışken harcanmışsa, enikonu uzun bir süre, sizi temin ederim. Aykut’la ne işler peşinde olduğumuza gelince... bu kimseyi ilgilendirmemeli.


Gümbedek güm!


Sevgili komşum, güzelsiniz. Eminim: o lastikleri patlayasıca 'bütün arabaların ve çöp kamyonlarının sesini' duyduğunuzda, uyuyordunuz. Yatakta, seslerin birazdan kesileceğine dair serinkanlı umudunuzla-uykunuzu saatlere bölüştürmeniz, artık sonunda pes ederek birden öylece doğruluşunuz, bir hışım başucunuzda duran günlüğünüze uzanışınız, kucağınızdaki defterde ilk bulduğunuz boş alana hızla satırlarınızı sıralayışınız geliyor gözümün önüne. İnce uzun bir tişört mü vardı üzerinizde? Arkası beyaz, ön yüzü eflâtun bordürlü bir kağıtta bulunan bu düpedüz şiirsel sözler, yazım stiliyle çok yazan bir ele ait olduklarını söylerken, onların hemen altında belli belirsiz seçilen pembe uçla yazılmış harfleriyle, bunun sizin günlük defteriniz olduğunu düşündürüyor bana, elimde değil. Bir önemi, yok elbette... Peki kağıdınızın muntazaman yırtılmış dipdiri gövdesine bakıp, yazmaya koyulduğunuz anki eflâtun öfkenizin şimdi biraz pembeye çaldığını düşleyerek avunç içine düşmem, şapşallık mı sayılmalı acaba? Malûm burası Cihangir; “Alev Alatlı falan olsa ya yazan..” dedim Aykut’a, biraz gülüştük.


Gümbedek güm!


“Bir daha arabanızı buraya koymayın lütfen!” cümlesinin bir başınayken dayattığı keyfiliği, o çiğ çirkinliği devirişinizdeki yetkinlik, bugün handiyse unuttuğumuz, özlediğimiz, çarpıcı bir incelik. Mahir bir kuyumcu edasıyla başa ve sona hassasça yerleştirilmiş bir çift “!” işaretinizin, garibân muhatabının tepesine -durup dururken- dikiliverme sevdalısı alikıranın elindeki çalıçırpı değil: Yaşatma gafletinde bulunulmuş kasvetin rütbesini, göklerden indirip, okurun omuzlarına olduğu gibi çökertme emeliyle ışıldayan enfes art direksiyon unsurları olduklarından söz edilebilir. “Doblo’nun sahibi kim?” misli kendinize ait olmayan yalın bir cümleciği tutup da notunuzun orta yerine o denli tumturaklı yuvaladığınız yetmezmiş gibi, gecenin bir körü, ve üstelik uykulu, ve üstelik huzursuz olmanıza rağmen "tırnak" işaretlerinizi eksik etmemiş oluşunuz, sonra, 'buradan' yerine 'burdan' yazmayı uygun gören o inisiyatifçi, minimalist üslubunuz, o “bütün arabalar”, “çöp kamyonları”, “avaz avaz bağıran adamlar”: Doblo!.. O adamlar bilmeliler: Aykut’un arabası Doblo değil, Caddy.


Gümbedek güm!


Siz. Siz bu satırları bugün akşamüzeri yazdınız. Ne var ki, beni dün geceye götüren, sizsiniz. Ne yapalım, kabahat sizin. Ayrıca siz: Kadın olduğunuz fikrine nereden kapıldığımı soracak bir kadına benzemiyorsunuz. Aykut içerde uyuyor, sabahtan işleri var.


Gümbedek güm!

Güm!


Davulcu, köşeyi dönerek uzaklaşıyor. iTunes, search: “I could” - 3 results found:

Patrica Barber - I Could Eat Your Words (deleted file)
Petra Berger - I Couldn't Say No (deleted file)
Roxette – Wish I Could Fly

Play!