Pazar, Eylül 22, 2013

Hiç yazılmamışlar: Orgazm, Şiir ve Ölüm

(Dünyanın Başladığı Yer, Gustave Courbet)

“Seviştikten sonra şiir yazarım” başlıklı bir Ayşe Arman röportajı. Genç bir dizi oyuncusuyla, Gonca Vuslateri ile yapılmış röportaj. Konuşulanlara bakılırsa tipik bir Cihangir figürü orada duran. Her şeyden biraz ile hepsinden çok iyi arasına kurulmuş düzlemde yükselen bir özgüven bilançosu. Görülüyor.

Lafı burada kesiyorum, iki nedeni var bunun:

1- Kişiler üzre yazmak ciddi uğraş ve incelik gerektirir. Her ne kadar kişinin sizdeki imgesi üzerine yazmak isteseniz de, kişinin kendisi hakkında yazmış olduğunuz sanısı uyandırmanız an meselesidir çünkü. Ayrıca ben kendisine hiç bakmadım.
2- Bir defa o yanlışa düşmüş, kimi medyatik figür üzerinden kimi konulara dikkat çekmek istemiştim, birkaç yıl önce. Dikkatin söylediklerimden çok bana doğrulduğunu farkedince çekildiydim kenara. Hepsinden öte: kötü yazılardı onlar, yokettim.

Ankara’dan İstanbul’a kafamın içinde taşıdığım bir tasarıydı o: Orgazm ve Ölüm, aynı şey miydi? İlk temas, büyük kalp çarpıntısı: Ölüyorum tanrım / Bu da oldu işte.

Cemal Süreya’ya yeni yeni sokuluyorum o yıllar. Şiirin erotik yanı yokmuş ne gam: bu dizeler saplandıydı aklıma, düpedüz ölüyordum.

Tabiî, böyle bir tasarı heyecan veriyor insana, sevdiğiniz işi yapmanın en ileri boyutu sanırım bu olsa gerek (şaka yapıyorum). Sonraki deneylerim yeni bedenler üzerinde sürüp giderken, bu tema öylesine baskın çıkmaya başladı ki bir gün sorarken buldum kendimi: Kendimle mi sevişiyorum ben, yoksa? Şaka yapmıyorum, önce Taner Ceylan’ın Taner Taner tablosu geldi düştü aklıma, sonra bir çırpıda ortaya attığım o berbat Matrix okuması, bir de küçük İskender’in o Freudyen sözü: "Aynadaki görüntüsünü beğenen her erkek biraz eşcinseldir. Neticede beğendiği yansıma bir erkeğinki değil mi?"

Şeytan giriyordu aklıma, hissediyordum (Placebo'nun Taste in Men'i çalıyordu). Vampirlerin, hortlakların edebî metaforlar olduğunu, kötülük etmek şöyle dursun, düpedüz kötülükle savaşan, direnen, kendi özgürlüğünü/üslûbunu arayan varlıklar olduğunu daha net seçebiliyordum şimdi. (Oralara neden açılmadım, kanıtlarım/kanatlarım vardı. Burada değinmeyeceğim.) Gelgelelim, derinlere indikçe kendime çekildiğimi, bir dış bedenle aynı güzergâhta yol almanın bütün bütüne olanaksız olduğunu anladığım gece, dipten tıknefes çıkardığım çamurun içinde bulduydum o paslı madalyonu: Aşk, yoktur.

Ölüm ile Orgazm ilişkisini evvelden işitmemiş olmam, ilk benim keşfettiğim anlamına gelmezdi şüphesiz. Hemen bir kaynak bulamadım, aradığım da söylenemez, bakınıyordum sadece. O sıra kendimce ilinti kurduğum, yakıştırdığım bir takım notlar tuttum tutmasına, ama asıl bunları yazmaktan vazgeçişim Borges’in o gerçekten daha gerçek öyküsü ile olmuştur: Tlön, Uqbar, Orbis Tertius. Gerçekten daha gerçek dedim, Borges burada baştan uca başka bir dünyayı kurar. Sevişirken Ölüm ve ona koşut kimi şiirler sayıklayan birisi için, şu dipnot kalemi bir kenara koymaya yeter, diye düşünüyorum: “Günümüzde, Tlön kiliselerinden biri Platoncu görüş uyarınca belli bir sızının, belli yeşilimsi bir sarı rengin, belli bir ısının, belli bir sesin tek gerçeklik olduğunu ileri sürmektedir. Cinsel birleşmenin o başdöndürücü noktasında bütün insanlar birdir. Shakespeare’den bir dize okuyan tüm insanlar William Shakespeare’in ta kendisidir.” (Fatih Özgüven çevirisi)

Sonradan, Sade, Foucault ve özellikle Bataille’ı masaya yatırmadan (kelime oyunu yapmıyorum) böyle bir metne kalkışmanın anlamsızlığı da bindi üzerime. Sevişirken şiir okumanın, şiir düşünmenin güzelliğini korumakla yetindim. Tasarı, sürgit yüzleşmek istediğim bir itkiye dönüştü. Yaşama itkisi.

Can Yücel’in Erotizma’sını, Cemal Süreya’nın Bir Mineli’sini, Edip Cansever’den Tenis Öğretmeni'ni, Trier’nin Antichrist’ıyla uçuca yanaştırmak istediğim bir metindi o, ne var, hiç başlayamadım.

Seviştikten sonra şiir yazılmaz mı, peki? Bana kalırsa pek-âlâ yazılır. Ama asıl çetin olanı, sevişirken yazmaktır.

Nymphomaniac. Ne sıkı film olmuştur kim bilir..




Cuma, Ağustos 09, 2013

fitil


Perşembe, Temmuz 04, 2013

Yeryüzünde Randevu ve Soyut Bilinç Savaşı, Lâle Müldür



Lâle Müldür’e geliyoruz…

Lâle Müldür, “Anne Ben Barbar mıyım?” (1998) adlı kitabında yer alan konuşmalarında sık sık, Dünya’nın iflas etme tehlikesine, Dünya'nın tinsel çözümlenişine, bugün artık Dünya’ya duyu ötesi kavramların hâkim olduğuna, işaret eder. Ortalıkta karton adamların gezindiğini, herkesin çok sıkıcı olduğunu, hepimizin biraz patafiziğe ihtiyacı olduğunu, söyler. 

Denemeleri, konuşmaları ve kuramsal yazılarıyla kendi şiirini açarken, giderek Şiir'in kendisini, giderek büyük Zaman'ı yalın hatlarıyla ortaya koyan Müldür’ün, yerindeyse "dördüncü boyuta giriş kapısı" diyebileceğim özlü derleme kitabından, Sadık Battal'la olan konuşmasından aktarıyorum: 


Yeryüzünde Randevu ve Soyut Bilinç Savaşı

- Son zamanlarda soyut bilinç savaşı diye bir şeyden söz ediyorsunuz. Nedir bu ve nerede yaşanıyor?

- Dünyada yaşayan insanlar, esasen ruhlar aleminin varlıkları sanki. Önceden tanışıyorlardı ve yeryüzünde bir master planın etrafında karşılaşıp çarpışıyorlar. Sanki roller belirlenmiş ve herkes kendi rolünü oynuyor. Yeryüzünde bir soyut bilinç savaşı yaşanıyor. Ahmet Hilmi Balcı’nın deyimiyle herkes kanlı bıçaklı oldu. Bence Kuran’da buna işaret eden ayetler var.

“Kafir olanlar ise hakkı batıl ile geçersiz kılmak için mücadele verirler.”
Kehf (56)

“Biz o gün onları birbirinin içinde çalkalanır bir halde bırakmışızdır.”
Kehf (99)

- Bir anlamda ruhların randevusu, ruhların düellosuna mı dönüşmüş yani?

- Evet. Elbette düelloya dönüşmeyen randevular da yaşanıyor yeryüzünde. Olumlu anlamda ruhların randevusu, belki aşk ya da kardeşlik gibi durumlarla yaşanıyor. Bu transandantal buluşmaları istisna kabul edersek, insanların yaşıyor olduğu hali, genel bir çerçevede, soyut bilinç dediğimiz alanda ruhların düellosu olarak niteleyebiliriz.





Pazartesi, Temmuz 01, 2013

Geleceğe Dönük Bazı Tahminler, Bertrand Russell


Bertrand Russell, 1928 yılında yayımlanan 'Scepting Essays' [Sorgulayan Denemeler. Tübitak Yayınları: 1995] adlı kitabını ‘Geleceğe Dönük Bazı Tahminler’ başlıklı denemesiyle bitirir. Bu denemede Russell, 'uygarlığımızın gelişmesi için bütün dünyayı kontrol altına alacak merkezî bir otoritenin oluşturulması' teziyle hareket eder. Bilim ve teknolojideki gelişmelerin gelecekte sıkı sosyal örgütlenmelere olanak sağlayabileceğini, böylelikle de dünyanın giderek "bütünleşik" bir gezegen olacağını öne sürer. Yazının bazı bölümlerini paylaşmak istiyorum:

"...Uygarlığımız savaşlar sonucunda yok olabilir, veya Roma İmparatorluğu'nda olduğu gibi yavaş yavaş çökebilir. Ama eğer uygarlığımız sürecekse, bazı özellikler edinmesi olasıdır. Bunları saptamaya çalışacağım.

...gerçekte ne ana-babaları ne de çocukları olan emekçiler ile, miras hakkıyla birlikte yürüyen aile sistemini koruyan, hali vakti yerinde kesim arasında derin bir ayrılık oluşacaktır. Devlet tarafından eğitilen emekçilere, eskiden Türkiye'deki yeniçerilere uygulanana benzer şekilde, tutkulu bir askeri sadakat aşılanacaktır. Devletin çocuklar için uyguladığı ödeme tarifesini düşürmek ve diğer ülke insanlarını öldürecek askerleri sağlamak için, kadınlara çok çocuk yapmanın bir görev olduğu öğretilecektir. Devletinkine karşı koyacak ana-baba propagandası olmayınca çocuklara aşılanabilecek yabancı düşmanlığının sınırı da olmayacaktır. Böylece, çocuklar büyüdükleri zaman efendileri için körü körüne savaşacaklardır. Görüşleri iktidar tarafından hoş karşılanmayan kişiler, çocukları ellerinden alınarak devlet kurumlarına gönderilmek suretiyle cezalandırılacaklardır.

Böylece, yurtseverlik ve çocuklara karşı insancıl duygusallığın birlikte uygulanmasıyla, toplumun adım adım iki kasta bölünmesi hiç de olanak dışı değildir; üst tabakadakiler evlilik kurumunu ve aile bağlarını koruyacak, alt tabakadakiler yalnız devlete sadakat besleyeceklerdir. Askeri nedenlerle devlet, para ödeyerek emekçilerde yüksek doğum oranını, hijyen ve tıp da düşük ölüm oranını güvenceye alacaktır. Böylece de, dünya nüfusunu sınırlandırmanın açlık dışındaki tek yöntemi savaşlar olacak; açlık da, ulusların birbiriyle çarpışması yoluyla önlenmeye çalışılacaktır. Bu koşullarda, Ortaçağ'daki Hun ve Moğol istilalarıyla karşılaştırılabilecek korkunç savaşlarla dolu bir dönem gelecektir. Tek umut bir veya birkaç ülkenin zafere çabuk ulaşmasında yatacaktır.

...Ancak ben her yerde demokrasinin, zenginlerin çıkarlarını geliştirecek şekilde eğitim yapılmasına yol açtığını gözlüyorum.  Öğretmenler komünist diye işten atılıyorlar; ama tutucu oldukları için atılan yok. Bunun yakın zamanda değişeceğini varsaymak için hiçbir neden de görmüyorum. Sıraladığım bütün bu nedenlerle, eğer uygarlığımız, daha uzun süre zenginlerin çıkarlarını kollamayı sürdürürse, kanımca sonu karanlık olacaktır. Uygarlığın çöküşünü istemediğim içindir ki bir sosyalist oldum.

...Eğitim, bir azınlık dışında, daha çok "dinamik" denilen, yani insanlara duyu ve düşünceden çok, `yapmayı' öğretici türden olacaktır. İnsanlar her işi büyük bir beceriyle yapacaklar, ancak bu işlerin yapmaya değer olup olmadığını rasyonel bir biçimde değerlendirmekten aciz olacaklardır.

Belki de resmi bir "düşünürler" tabakası, bir de "duygucular" tabakası oluşacak (...) Resmi duygucular okullarda, tiyatrolarda, kiliselerde hangi duyguların yayınlanacağını saptayacaklar, ama bu duyguların nasıl yaratılacağını keşfetmek resmi düşünürlerin işi olacaktır. Okul çocuklarının haylazlıkları göz önüne alınırsa, resmi duygucuların kararlarının devlet sırrı olarak nitelendirilmesinin yerinde olacağı düşünülebilir. Bununla birlikte, bir Kıdemli Sansürcüler Komitesi'nce onaylanan resimlerin sergilenmesine ve vaazlar verilmesine izin verilecektir.

...Radyo yayınları da günlük gazeteleri herhalde silip süpürür. Azınlık görüşlerini dile getirmek için bir iki haftalık dergi başını kurtarabilir. Okuma ise, yerini gramofona, ya da ondan daha iyi bir icada bırakacağından, nadiren yapılan bir iş olacaktır. Bunun gibi, günlük yaşamda yazma yerine de diktafon kullanılacaktır.

...İnsanın yaşam tarzını yönlendiren her düzenlemede, sisteme, yeteneklerin yozlaşmasına yol açan hareketsizliği önleyecek, ama kargaşaya yol açmayacak ölçüde, anarşizm enjekte etmeye gerek vardır. Bu da, teorik olarak çözümsüz olmayan, ancak günlük yaşamın düzensizlikleri içinde çözüm olasılığı pek bulunmayan hassas bir sorundur."