Günlük tutmasını oldum bittim beceremedim. İlkokul yıllarımda, babamın her yılbaşında eve getirdiği o kocaman ajandalardan en renkli olanları yüklenir odama taşırdım da; 2 Ocak 1983. Uyandım. Okula gittiğim için hazırlandım. Kahvaltımı yaptım. Dışarı çıktım. Okula vardığımda okul kapısından içeri girdim... diye devam eden bir saçmalığı en çok iki gün sürdürebilirdim. Günler geçtikçe, bu ajandalar benim karalama defterlerim oluverir; bir sayfasına izlediğim filmleri yazıp yıldızlarla puanlandırır (neden hepsi beş ya da dört yıldız?), arkadaki boş “not” sayfalarına resimler çizer, ortasından bir yeri açıp o sayfaya öğrendiğim küfürleri sıralar, diğer bir sayfasına “şimdi bir hikaye yazacağımmm :)” diye oturur, örneğin;
- Saç koparttım.
- Niye?
- Sinirlendim.
gibi manâsız bir diyaloğu yazıp öylece bırakırdım. Yazacak bir şey bulamadığımda evdeki Gelişim Hachette, Meydan Larousse, Walt Disney Çocuk Ansiklopedisi (bu tabii daha sonra, 80’lerin ikinci yarısında. Ne severdik bu seriyi ağbimle. Sonradan öğrendim; ilk fasiküllerinde yönetici ve redaktörlüğünü Cemal Süreya üstlenmiş meğer) ya da bir diğerini açar, ordan mesela “Dünyanın en uzun nehirleri” listesini olduğu gibi ajandama geçirirdim: Mississippi!
Günlük kavramı ilk “Ahmet’in Günlüğü” adlı çocuk dizisiyle yaşamıma girmiş olabilir pekala. Ahmet’in çok efendi, fazla beyaz yüzlü bir çocuk olduğu kalmış aklımda. Ahmet’e imrendiğimi anımsamıyorum.
Beni yazma eylemiyle ilk buluşturan benden bir yaş büyük, ilkokul birinci sınıfa giden ağbim olmuştu. Şöyledir o, ağbim bir gün kendi defterine annem hakkında bir yazı yazar. İçinde şu cümle geçmektedir ki, annem bu cümleyi o hafta teyzemlere, halamlara, komşulara da okumuştu: “Annem çok hamarattır.” Onları asıl güldüren ve şaşırtan altı yaşında bir çocuğun hamarat kelimesini kullanıyor oluşuydu. Ertesi gün ben de tükenmez kalemimi aldım; annemi daha güzel bir yazıyla anlatacak, herkesin ağzını açık bırakacaktım. Ne ki, beceremediğimi, enikonu ağlamaklı olduğumu şimdi de duyumsuyorum, şöyle yazmışım:
Annem Nasıldır
Kız, hamarat, kızgındır.
Demek, ağbim günlük tutuyormuş o zamanlar, şimdi bir diğer kıskanma anı geliyor da aklıma... Ağbim günlüğünde bir yere “Laurel & Hardy izledim. Puding yedim.” diye yazmış. O “&” işaretini günlerce kıvıramayış sancımı ve puding kelimesini ara ara cümle içinde kullanışımı...
Ferhan Şensoy’un lisedeki edebiyat öğretmeni, yazar Tahir Alangu’nun, Şensoy’la beraber birkaç öğrenciye daha verdiği “Günlük tutun mollalar!” öğüdü de on yıldır aklımdan çıkmaz. O zaman yirmi beş yaşlarındayım, kocaman adamım, yine de ne olduysa oldu, günlük tutma alışkanlığım hiç olmadı, anlamlandıramadım belki de. Bu arada, hayıflanmama sebep olan o çocuklar arasında Selim İleri ve Engin Ardıç da var.
Nedir günlük/blog? Kişioğlunun o gün başından neler geçtiğine dair bir tutanak mı, yoksa o başından geçenler karşısında kişinin tutumunun bir aynası mı? İkincisi her koşulda sağlanıyor, öyleyse kişi kendisini dışarıdan görmeye mi çalışıyor? Bu çabasında ne kadar cesur? Aynanın ne kadarı ayna ne kadarı okuyucu? Soruların belirsizliğini koruması, tek bir şeyi doğruluyor: Günlüklerini yayımlayan kişi, risk altındadır. Her koşulda. Aslında; en çok da şu sanki:
Ey alınyazısı uzmanı
Suretlerle doldurursun yazını
Cemal Süreya

0 pide, 1 ayran:
Yorum Gönder