
1) İlkgençlik çağımda git git çocukluğumda izlediğim ve zihnimde yer edinmiş filmleri yeni baştan izlemek gibi bir tutkum var. Zaman içinde insan algısının nasıl biçim değiştirdiğini, yani aslında insanın kendisinin nasıl da değiştiğini görebilmek ilgimi çekiyor.
Fazlası var: Neden diğerleri değil de O filmler bende kalmışlar? Bu soruya kısa yoldan ‘imgenin gücü’ ile karşılık bulabiliyorum şüphesiz. Fakat ben o imgelerin yeniden peşine düşme ve yakalayabildiğim esnada aynı imgenin bugünkü ben üzerinde yarattığı etkiye şahit olabilmenin eğlentisini arıyorum.
2) Sinema ve analizi üzerine düşüncelerimi sıralamadan önce Zizek’in sözlerine kulak vermeli: “Eğer bir şeylerin içi haz alınacak durumlarla doldurulmuşsa, son derece travmatikse ve son derece şiddetliyse bizim bütün bağlantı noktalarımızı paramparça ediyor. Sonuç olarak bunu hikayeleştirmek zorundayız.”
Zizek bu sözleri sanatsal üretim/kurgu/yaratım için söylerken, kendisini, hiç olmazsa film analizlerini de bu ‘hikayeleştirmenin’ içine almış olmuyor mu?
3) Büyük filmler, herkesi etkiler. Büyük sözler eder, büyük meseleleri dillendirirler. İzleyici gerçek sinema karşısında aciz duruma düşer. İyi film, izleyicisini içine alan filmdir. Bu yüzden iyi film için ‘izlemek’ yerine ‘girmek’ tabiri çok daha yerinde olabilir. İyi film, gerçeği –en az- gerçek kadar gösterme yetkinliğine sahiptir. Ve evet; gerçekten daha gerçektir. Filme tam anlamıyla giren izleyici artık ölüdür. Bir şeyi çok beğendiğimizde söylediğimiz “bayıldım” ünlemi bu anlamda hiç de fena bir tanım sayılmaz...
Korkmuş bir çocuğa su içirilmesi de bununla ilişkilidir. Ani bir biçimde algı yapısı bozulan çocuk, ağzından bedenine temas ederek içine süzülen ‘gerçeklik’ ile gerçeğe geri döndürülmeye çalışılır. Bu sinema için patlamış mısıra benzetilebilir. Sinemada patlamış mısır, her şeyden önce bu duyguyu kamçıladığı için atıştırılıyor olabilir mi? Bir araştırma yapılmış mı bilmiyorum, ama patlamış mısır tüketiminin en çok olduğu filmler aksiyon ve korku filmleri olmalı. Bana çok uygun görünüyor...
4) Peki her film büyük film olmak zorunda mı? Yukarıda ‘büyük film’ dememin özel bir nedeni var. Cemal Süreya Dikkat Okul Var! şiirinden şu dizeler: “Çok şükür büyük şair değilim. Ama, bir sır söyleyeyim mi kulağına: Cins şairim ben! Çıkar giderim. Nişancı bir şairim. Gözünden haklarım imgeyi.”
Büyük şair için açıkça bir isim saymasa da, Nazım Hikmet'i hem cins hem büyük şair olarak anar Süreya bir söyleşisinde. Ben de acaba sinemamızdan örnek verebilir miyim? Yılmaz Güney büyük yönetmen, Reha Erdem cins yönetmen. Nuri Bilge Ceylan, hem cins hem büyük yönetmen...
Yabancı örnek? Sergio Leone büyük yönetmen, Lars von Trier cins yönetmen. Alfred Hitchcock, büyük ve cins yönetmen...
5) Bugün halen kurgu ve klasik anlatım peşindeki sinemacılar bir gerçeğin farkına henüz varamamış görünüyorlar: Sinemayı sinema yapan, işte bir filmi de unutulmaz kılan imgenin ta kendisidir. Şiirsel anlatımdır. Sinema bu anlamda şiirle koşuttur. Sinema ve tüm sanat dalları, içinde bulunduğumuz gerçekliğin ötesinde yeni bir gerçekliği aramak zorundadır. Bunun için de sanatçının ilk olarak içinde bulunduğumuz, yaşamaya zorlandığımız “suni gerçekliğe” sırt çevirmesi gerekir. ‘Hazıra konmak’ sanat olamaz. Zamana özgü yeni, yepyeni durumlar, kurgular ve en önemlisi bakir ve güçlü imgeler aramak yalnız sanatçının değil herkesin ödevi olmalıdır. Bugün David Lynch bu yolda çaba gösteren önemli sinemacılara örnek gösterilebilir. Yeri gelmişken söyleyeyim, Woody Allen her ne kadar iyi bir yönetmen/hikaye anlatıcı olsa da filmlerinin birden fazla izlemeye uygun olmadığını ve yarınlara kalamayacağını düşünüyorum.
6) Büyük ve cins yönetmenlerden Andrei Tarkovski’nin zamanında Rusya tarafından yasaklanan Solaris filmini bu bahiste hatırlamak yeterlidir. Tarkovski Solaris’de, yer yer Freud’sal temalarla insan doğası üzerine eğilirken, düşsel olanla gerçek olan arasındaki ilişki biçimini göz okşayarak sergiler. Solaris araştırma üssü çok açık olarak soyut kavramların, düşüncenin, ilerlemenin ve imgenin kalesidir. İnsanoğlunun tüm kültür hazinesi Solaris’dedir. Sanat ve felsefe Solaris’dedir. Bu yola baş koyanlarsa -ki bunun içine aklımıza gelen tüm büyük sanatçı ve yazarları yerleştirebiliriz- ‘gerçek dünya’ tarafından anlaşılmadıkları için zaman zaman ‘delirmeye’ itilmiş güzel insanlardır. Gerçek dünyanın kör maddi ve suni algısı; manevi, soyut ilerlemeleri yani insanı yok etmeye ayarlıdır. Üzerine uzunca yazabilmeyi ümit ederek, Solaris’in, Nazım Hikmet’in Güneşi İçenlerin Türküsü şiirine pek çok yakıştığını eklemeden yapamıyorum.
Akın var
güneşe akın!
Güneşi zaptedeceğiz
güneşin zaptı yakın!
7) Zizek’e dönelim. The Pervert’s Guide to Cinema adlı belgeselinde Zizek, bazı önemli filmlerin sekansları üzerine analizlerde bulunur. Konuşmalarını yaptığı esnalarda film boyunca defalarca kez “Slavoy Zizek” yazısı görüntüsü üzerinde belirir ve kaybolur. Çok kişinin yer aldığı bir belgesel için bu anlaşılabilir bir kullanımken, Zizek’de durum farklılaşır. Zira bu tip bir belgeselde sıradan bir izleyici “neler saçmalıyor bu adam!” demeye son derece müsait bir kırılma noktasındadır. Yazı her belirdiğinde, “Ona Slavoy Zizek derler” demek ister. Bu, kulağımıza fısıldanan sessiz ama güçlü bir sestir.
Bahsi geçen filmleri izlemiş ve Zizek’in analizlerini önceden alımlamamış bir izleyici bu belgeselde “Zizek Gerçekliği” ile karşı karşıyadır. Zizek, analizleriyle, illüzyonun (sinemanın) gerçek kanadındaki izdüşümünü (izleyici algısı) yararak içeriye girmeye çalışır. Zaman zaman filmlerin setup’ları içinde görünmesi ve sözlerini hiç ara vermeden sıralaması; bu izdüşüme müdahale ısrarını arttıran, inandırıcılığını en üst noktaya taşıyan unsurlardır ve hepsi doğrudan doğruya Zizek'in filmin bir parçası ya da eklentisi (plug-in) olma arzusunda yatmaktadır. Dolayısıyla, film okuma eylemi doğrudan id ile ilişkili olarak ortaya çıkar. Yazarının ‘yaratılmış gerçekliğinin’ bir tür ejakülasyonudur. Diğer ifadeyle, sinema (ya da sanat) yoluyla ustaca yaratılan her ‘gerçeklik’, us’ta basınç etkisi yaratır. Açığa çıkmak zorundadır. Bu ister bir analiz olabileceği gibi, pekala kurguya ve sanatsal yaratıma da dönüşebilir. İyi bir film okuması okurunun algısını yıkar, yenisini inşa eder. İyi bir okur ise bu inşayı yeni bir kapı olarak kabul eder. İster girer, ister girmez...
(Film analizi yazılarına soyunduktan çok sonraları izledim Zizek’in filmini. Benim söylemek istediğim o kadar çok şey söylüyordu ki, kıskanmadan edemedim. Belli olmuyor mu?)
8) Zaman zaman bu soruyla karşılaşıyorum, filmleri nasıl izlediğim soruluyor. Herhangi bir insandan daha farklı izliyor, ya da film sonrası bazı bulmacaların peşine düşüyor değilim. Ayrıca bir sanat eserine bulmaca çözer gibi yaklaşılmasına da karşıyım. Bugün okudum, Mona Lisa aslında Da Vinci’nin erkek sevgilisi olabilirmiş, gözlerinde harfler gizliymiş vs... Bu tür yaklaşımlar sanata aykırıdır, hatta hakarettir. Yeni gerçekliğin algılanabilmek için suni gerçekliğin benzer verilerine ihtiyacı yoktur. İster istemez suni gerçekliğin verilerine sahip olarak üretmek ve algılamak başka şeydir, tutup bir sanat eserini gerçek dünyaya indirgeme ve mal etme uğraşı başka.
9) Gördüklerimden başka bir şeyi yazmam. Ve nasıl bakarsanız öyle görürsünüz. Bakışı özgür bırakabilmek şart, diyebilirim. Bir de buna zaman geçirmek için dahi olsa kötü film izlememek gerekliliğini mutlaka ekleyelim.
Şunu da söyleyebilirim: Şiir, devamla sinema, insanın içinde boş bulduğu alanlara doğru sıçrar. Boşluk bulamazsa giremez. Boşlukları yaratabilmek ise kişiye düşer. Nasıl mı? Gereksiz olanları sandık odasına kaldırıp, biraz yenilerine yer açarak...
2 pide, 1 ayran:
Filmleri daha dikkatli izlemem lazım galiba...
Faydalı bir yazı olmuş. Elinize sağlık.
Yorum Gönder